Kitap Okuma Anketi
Kitap Okuyor musunuz?
 
Yasal Uyarı
Bu sitede yayınlanan bütün eserlerin çoğaltılması, izinsiz olarak bestelenmesi yasaktır! Buna uymayanlar hakkında, 5846 ve 411 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, 3257 sayılı Sinema ve Muzik Eserleri Kanunu Hükümleri gereğince hukuki işlem yapılacaktır. Sitede yayınlanan şiir, yazı ve hikayelerin telif hakları sahiplerine aittir. Ancak Naci Gümüş imzalı yazı, şiir ve hikâyeler; isim anılması, kaynak gösterilmesi şartıyla alıntılanabilir.
Twitter'den Takip
Sitemizi Mavi Kuş'u tıklayarak Twitter'da paylaşın.
Site İçi Arama
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfEn iyi 
Yazarlarımız - Makaleleri

Dinde asırlardır kelam-tasavvuf sürtüşmesi sürüp gitmiştir. Bu yazımızla bu konuya bizde âcizane katkıda bulunmak istedik. Tarikatlar dinde mistik uygulamaların, tasavvufun yoğun işlendiği ve yaşandığı yerlerdir. Bilindiği gibi nefsi arınma, edep, züht ve takvaya dinin özüdür. Kul ile Allah arasındaki muhabbetin oluşturulması dinin ana hedeflerinden biridir. İnsanların bu saha üzerinde yoğunlaşmaları sebebiyle tarikatlar ve Tasavvuf ilmi geliştirmişlerdir. Diğer dini ilimler gibi tasavvufta, Hz. Peygamber döneminden çok sonraları gelişerek inkişaf etmiştir. Her dinin kendine göre zaman içinde geliştirilmiş kelam, tefsir, fıkıh, tasavvuf gibi dalları vardır. Tasavvufun önemini anlamamak veya reddetmek kuru, kaba, sevgi ve muhabbetten uzak mekanik bir din oluşturmaya yol açar. Tarikat ise, bu konuları ön plana almış bir kişi etrafında oluşan irşat halkasıdır. Dinin gereklerini öğrenmek, nefsini kötülüklerinden arındırmak, dinin mesajlarını diğer insanlara yaymak gayesiyle bir müslümanın, haddini bilen ilim sahibi bir kişinin irşat halkasında bulunması kadar faydalı ve ister tarikat, ister cemaat diyelim böyle bir oluşumun din adına en temel bir ihtiyacı da karşıladığı ortadadır.

 

Reddetmek ne kadar doğru?

 

Tabi böyle bir oluşumda, oluşumun lideri ve eserleri; Allah, peygamber, kuran gibi dince kutsal şeylerin önüne geçmesi elbette tasvip edilemez.  Böyle bir anlayışla hareket edip, Allah’a, peygamberine ve kitabına eş tutulacak şekilde kutsallaştırılan oluşumlarla elbette mücadele edilmelidir.  Kelamcıların tarikatlarda Allah, peygamber ve Kuran ile eş veya bunlardan üstün bazı uygulamaları şirk olarak değerlendirmelerine katılmamak, mehdi, gavs ve zamanın imamı gibi konuların istismar edilmesine karşı çıkmalarına hak vermemek mümkün değildir. Ancak bu konuda yapılan mücadelede işin dozu kaçırmak ve toptan bütün tasavvufi oluşumları Kelamcılık adına reddetmek te başka bir sapma ve kabul edilemez bir saplantıdır. Özellikle büyük bir kısmı “şeyh uçmaz, müritler uçurur” mantığıyla değerlendirilen keramet denilen olağanüstü, fizik ötesi olayların toptan reddi, bu cenahta tam bir saplantı haline dönüştüğü günümüzde de görülmektedir. Bu saplantı sadece tarikatlardakilere karşı olmaktan çıkarak Kuran’da zikredilen mucize, keramet, büyü gibi olayları da ( Ashabı Keyf, Harut-Marut Hz.Süleyman’ın cinlerle ve hayvanlarla konuşması, Hz. Musa’nın ve Hz. İsa’nın mucizeleri v.s) tevil ederek reddetmeye kadar varmıştır.  Bu olayları Fizik ötesi gibi görünüp, bilim ve mekanik akılla bu olayları çözemeyen reddiyeciler, tamamen inkâr yoluna gitmişlerdir. Bu olayları reddetmek bunların varlığını ortadan kaldırmaz. Mürşit herhangi bir sıkıntısında ve hastalığında “-Yetiş ya hazret dediğinde bir takım sıkıntılarının çözüldüğünü görürse” o hazret için ne kadar şirk işlediği söylenirse söylensin, insanlar ondan medet istemeye ve ona tabi olmaya devam edeceklerdir. Çünkü insanlar olağanüstü güçlere sahip olanların ancak Allah’a yakın insanlarda bulunduğuna inanmaktadır. Bunları reddetmek yerine nereden ve nasıl oluştuğunu izah etmek gerek. Tıpkı Allah’ın varlığını reddeden ateistlerin durumu gibi, bir şeyin birileri tarafından reddedilmesi o şeyin yok olması demek değildir. Bu satırların yazarı herhangi bir şeyhe bağlı olmadığı halde, sufilerde görülen birçok olağanüstü olaylara (şifacılık, kayıpların bulunması, astral seyahat, maddenin nakli gibi) bizzat şahit olmuştur. Akılla bu olayların izah edilememesi daha çok bizim şu andaki ilmi seviyemizle ilgilidir.

 

Fizik ne, metafizik ne, mucize ne?

 

Bu olaylar mekanik sebeb-sonuç ilkesine bağlı Aristo mantığından doğan Nevton Fiziğiyle olaylara bakan akılla elbette izah edilemez. Bu bilimsel gerçeklerle kurulan mantıkta, mekanik nedensellik (determinizm) denilen, her şey bir etki-tepki ve sebep-sonuç ilişkisiyle birbirine bağımlıdır. Ancak yeni gelişe Kuantum Fiziği bilim dünyasının mekanik “doğru” anlayışını altüst ediyor, çünkü siyah-beyazcı Newton Fizik’inin aksine, “Yeni Fizik”te “kesinlik” yok, “tek” doğru yok. Belirsizlikçi ve olasılıkçı (indeterminist) bir evren modeli ortaya çıkmıştır.“Hiçbir şey kesin değil, hiçbir şey imkânsız değil.” Bir şey doğrulanamaz, ancak yanlışlanabilir ve yanlışlanabilene dek geçerlidir, yani mutlak doğru diye bir şey yoktur, hiçbir şey kesin değildir, her şey mümkündür. Bu durum Aristo mantığının yani doğrusal, lineer determinist mantığın tek doğru olmaktan çıkması demektir. Tanrı-evren ilişkisi açısından determinist evren modeli, birçok felsefi ve teolojik yaklaşımın çıkmasına sebep olduğu gibi, indeterminist evren modeli de felsefi ve teolojik birçok yeni yaklaşımın hareket noktası olmuştur. Buna göre evren olasılıklara göre hareket eder. Bu yaklaşım birçok kişiye, önceden belli geleceği yaşamadıklarına ve özgür iradeleri gerçekten mevcut olduğuna dair bir ip ucu vermiştir. Bu evren görüşünde “A”, mutlaka “B” yi belirlemez; olasılık kümesinden bir şıkkı belirler; “B” kadar C veya D de olasıdır. Ateistlere göre şans olarak gözüken belirsizlikler, bazı teist düşünürlerce ise Allah’ın evrene etki alanları olarak değerlendirilmiştir. Buna göre Allah, bu belirsizlikleri belirleyerek evrensel oluşumları ve mucizeleri dilediğince gerçekleştirir.(1)

Bütün bu gelişmelerden sonra yakın gelecekte kâinatta hiçbir şeyin FİZİK-FİZİKÖTESİ ayrımında olmadığını anlayacağız. Kuantum Fiziğine göre ışık veya atom parçacıkları hem cisim-madde-tanecik, hem de dalgadan oluşmaktadır. Dikkat edilirse artık madde ve dalga-radyasyon tanımı değişmekte ve tam tanımlanamamaktadır.   Aslında her şey dalga ibaret bir radyasyon aleminde yaşıyoruz ve duyularımızın algısı bizi yanıltmaktadır. Her şey dalga-radyasyon ve ışından ibaretse ışınlanmada mümkündür.  Bugün mekanik nedenselliğe dayanan ilmi gücümüzle gerçekleştiremediğimiz olayların çok basit bir şekilde gerçekleştirebileceğimize şahit olacağız. Bugün özellikte uzak doğunun mistik atmosferinde geliştirilmiş ve oradan da batı dünyasının eline geçmiş öyle olaylar gerçekleştirilmektedir ki evliya kerametleri yanında hiç kalır desek yeridir. Bunları kullanan birçok kişi de ayrıca ateisttir. Bir sürü ilaçsız ve aletsiz şifacılık yöntemleri keşfedilmiştir. Dün cin çıkararak insanları tedavi edenlerin yerine bugün psikoterapistler ayni işi yapmaktadır. Şeyhlerin yerini yaşam koçları ve medyumlar almıştır. Akupunktur, Hipnoz, NLP, Reiki, Yoga, Meditasyon, farkındalık, Kuantum Jamping vs. bunların sadece bazılarıdır. Bu yöntemlerde aynen tarikatlarda ki rabıta gibi, seyri süluk, elverme, itikaf ve hocaların silsilesi yöntemiyle ücretli veya ücretsiz insanlara öğretilmektedir. Bu konuların üstatları da bu güçlere, yine tarikatlarda olduğu gibi (veya tarikatlar bunları Uzakdoğu mistiklerinden kopya etti) riyazet, itikaf gibi nefsi arındırmayla elde ettiklerini anlatırlar.

 

 

İşin gerçeği ne?

 

Mesela bir örnek olarak Reiki’yi ele alalım ve nasıl doğduğu konusunda anlatılanlara bakalım. Japoncada REİ-ilahi, Kİ-nur, enerji demektir. Reiki, 19. yüzyılda Dr. Mikao Usui tarafından Japonya'da tekrar ortaya çıkarılmıştır. Dr. Usui, Japonya'nın Kyoto kentinde küçük bir üniversitenin yöneticisi olup, hıristiyan bir rahipti. Bir pazar ayininde öğrencisinin sorduğu bir soruya cevap veremedi. Bu, hayatının dönüm noktası oldu. Soru şuydu: "Hz. İsa şifa enerjisi ile hastaları nasıl iyileştirdi? Buna sadece kutsal kitapta yazıyor diye mi inanıyorsunuz yoksa böyle şeylerin gerçekleşmesine şahit mi oldunuz?" Öğrenci, sorularına devam ederek, "Bunu kendi gözlerimizle nasıl görebiliriz?" der. Bu sorular Dr. Usui'nin hayatında o büyük değişikliği meydana getirir. Ertesi gün hocalıktan istifa edip yollara düşer. Önce ABD’ye gider sonra yolu Tibet’e düşer. Dostluk kurduğu bir rahip, Usui'ye, inzivaya çekilmesini tavsiye eder. Usui, Japonya'da kutsal bir dağ olan KORi YAMA'ya çıkarak, 21 gün boyunca oruç tutup, meditasyon yapar. 21. günün gecesinde meditasyonunu bitirip dua ederken birdenbire gökyüzünde kendisine doğru gelmekte olan parlak bir ışık görür. Bu ışık gittikçe büyür ve tam alnının ortasına isabet eder. Usui, yere devrilir ve kendinden geçer. Böylece şifa gücüne sahip olur. Benzer şekilde şifa gücüne kavuştuğunu anlatan batılı bir tıp doktorunu televizyondan ben de dinlemiş ve kronik eklem romatizmalı bir hastayı ilaçsız ve aletsiz tedavi ettiğine şahit olmuştum.

 

Bu işin uzmanları bu güçlerin kâinatta bulunduğunu ve dileyen herkesin bunlara sahip olabileceğini söyler. Tabi bazı elde ediş yöntemleri vardır. Özellikle talep edenin inancı daha fazla önemlidir. Mesela müridin “yetiş ya şeyhim” deyip sıkıntısının gitmesinden sanırım çoğu zaman şeyhin haberi bile yoktur. Mesele talep edenin samimiyeti ve ihlâsıyla ilgilidir. Bu konular İncil’de daha fazla zikredilir. Hz. İsa gösterdiği mucizelere hayret eden havarilerine “– Tanrıya imanınız olsun. Kim şu dağa kalk ve denize yürü derse ve söylediği şeyin olacağına iman ederse her söylediği olur” (Matta-11:23) der. Bu işte samimi dua ve iman son derece önemlidir.

 

İslam uygun yöntem

 

Bunları şundan yazdık. Bazı tarikatlarda ki uygulamalar açıkça şirk olduğu ve İslam’la bağdaşmadığı için haklı olarak tenkit edilmektedir. Ancak bu eleştiriler işin dozunu kaçırıp, tamamen tasavvufu, nefs terbiyesini, keramet ve mucizeleri redde kadar varmaktadır. İnsanların faydalandığı bir işte, yanlış ortaya konulduktan sonra, bunun yerine, doğrusu ortaya konmazsa, böyle durumlarda insanlar yanlışta olsa, faydaları için bu yanlışı uygulamaya devam ederler. Bu durumda insanların yararlandıkları şeylerin doğru uygulaması ortaya konmalıdır. Şeyhe rabıta yerine, namazda ihsanla direk Allaha rabıta, tarikatta verilen vird yerine Kuranda geçen bir sürü Allah’ı tesbih ve zikretmeyi, yine Kuran’da önemle tavsiye edilen nefsi terbiye ve takvayı esas alan bir muhabbetullahı esas alan tasavvuf ve âlime bağlılık İslam’ın özüne uygun olan yöntemlerdir. Böylece rabıta ve zikir yoluyla odaklanıp, düşünce ve gönülde gafletten kurtularak farkındalığı yakalamak, nefsi dünyaya kul olmaktan kurtarmada işin esasıdır. Ancak bu yolla meşru yoldan takvaya ulaşmak ve bunun sonunda bazı olağanüstü haller de yaşamanın yollarını açmış olur.

 

Dinin hedefi elbette keramet sahibi olmak değil, takva sahibi olmaktır.  Ancak keramet sahibi olmak veya olağanüstü olaylar yaşamak ta insanı mutlu eder. Bunlar da yadsınamaz. Özellikle istismar etmeden insanlara şifa vermek, bazı sıkıntıları giderebilmek insanlığa önemli bir katkıdır. Elbette bunlar dinin asıl konusu değildir ancak bu sahayı reddetmek insanların medyum denen şarlatanların eline düşmesine yol açmaktadır. İnsanların keramet sandığı ve ancak Allah’a yakın insanların sahip oldukları sandıkları bazı olayların yaşanmasında da dinen bir sakınca olmasa gerek. Bazı olağanüstü yetilerin doğuştan da bir insanda bulunabileceği ve şeyhten şeyhe geçtiği gibi, babadan oğula geçtiği de unutulmamalıdır. Ancak kimsenin bunları din ve şeyhlik adına yapmaya hakkı yoktur. Sadece bu yetilere sahip olmak dinde üstün ve yüce olmak anlamına gelmediğini iyi kavramalıyız. Üstünlüğün ancak takvada olduğu unutulmamalıdır.  

 

(1)  http://www.kuantum.gen.tr

Son Güncelleme (Salı, 15 Kasım 2011 22:27)

 

Degerli Yazarimiz İLHAN AKKURT Bu tarihten itibaren bizimle beraberdir: Cuma, 04 Haziran 2010.

Yazarin Diger Yazilari

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Site Dili / Language
İstediğiniz dile çeviriniz

language you want to turn the

Üye Girişi
Ziyaretçi Sayısı
Bugün101
Dün2665
Tüm Zamanlar3951438
Kimler Çevrimiçi
Şu anda 85 konuk çevrimiçi
İstatistikler
Üyeler : 2071
İçerik : 1482
Web Bağlantıları : 26
Ziyaretçi Anketi
Gönül Sitesini Dünyanın neresinden İzliyorsunuz?