Kitap Okuma Anketi
Kitap Okuyor musunuz?
 
Yasal Uyarı
Bu sitede yayınlanan bütün eserlerin çoğaltılması, izinsiz olarak bestelenmesi yasaktır! Buna uymayanlar hakkında, 5846 ve 411 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, 3257 sayılı Sinema ve Muzik Eserleri Kanunu Hükümleri gereğince hukuki işlem yapılacaktır. Sitede yayınlanan şiir, yazı ve hikayelerin telif hakları sahiplerine aittir. Ancak Naci Gümüş imzalı yazı, şiir ve hikâyeler; isim anılması, kaynak gösterilmesi şartıyla alıntılanabilir.
Site İçi Arama

PostHeaderIcon ZAMAN NE KADAR DA ÇABUK GEÇİYOR

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 14
ZayıfEn iyi 
Yazarlarımız - Makaleleri

Zaman, ne dün, ne bugün ne de yarındır

Her an şimdidir.

Buradaki zaman, bir an’ın ölümüdür.

Ötede ise zamanın adı bile yoktur.

Zaman, tek yönlü geri dönüşsüz

Bir süreçtir.

Zaman, ölümlüler üzerindeki en son  

sınırlamadır.

 

 

     Şöhret sahibi bir bayan ile bir gazete röportaj yapar. Röportajın bitiminde başlıktaki sözler dökülür ünlü kişinin ağzından. Aradan geçen otuz beş yıl sonra başından birçok üzücü olayın nasıl geçtiğini anlatmıştı gazeteye. Anlattıklarına bakıldığında yaşanmış üzücü onca olaylar ile birlikte kaybettiği yılların daha iyi yaşanılamadığından dolayı büyük bir üzüntü ve pişmanlık içindedir.

     Hayatını kendinin değil başkaları tarafından nasıl yönetildiğini acı duyarak aktarıyor. Şöhretin uzun yıllara sığdırılmış bir uyuşturucu etkisinde olduğunu ifade etmiş. Geçen yıllar harikulade olan güzelliğini de bozmuş. Şimdi de isminin nasıl unutturularak bir yalnızlığa terk olunduğunu ve nasıl acımasızca bir kenara bırakıldığını için için yanan yüreğinin sesiyle anlatıyor.

   Bu sözler, hayatı başkaları için yaşamış ve kendine verilen ömür denen zamanı nasıl heba etmiş acılı bir yüreğe aittir. Kaybedilerek yaşanmış birçok hayatlardan bir tanesidir bu hazin dram.

   Kullanılan hayatlar, boşa geçirilen ömürler, başıboş yaşananlar ve pişmanlıklar içinde heder edilmiş hayatlar. İnsana dair verilmiş kısıtlı bir zamanın içine nasıl da sığdırılıyor. Ya kederlendirilip zarar verdirerek ya da anlamlandırılıp var kılarak…

   Bir söz vardır “ Boşa geçen zaman yoktur. Boşa geçirilen zaman vardır.”diye ne kadar yerinde söylenmiş bir söz. Salt zaman insan için bir sorun olamaz. Zamanın insan tarafından hak ettiği ölçüde ve hak ederek doğru kullanılmaması sorundur.

   Bazı insanlar yukarıdaki başlıktaki sözleri nedamet ile yâd eder. Neden? Çünkü insana verilen en güzel yaradılış yetisi olan düşünmeyi işlevsiz bıraktığı için. Düşünülmeden yaşanılmış hayatlar kayıptır. Savurganca kullanılan hayatlar ise hüsrandır.

   Hani hatırlayabileceğimiz bir şarkı sözü vardır. “ Son pişmanlık fayda etmez. Her şeyin bir bedeli var. Son pişmanlık neye yarar.” Ne kadar zengin ve anlamlı bir söz değil mi? Bir yorum yapmaya dahi gerek yok.

   İnsanın yaşamış olduğu üç boyutlu bu âlemde hepimiz; kullanım sınırları belirlenmiş, tarifesi yapılmış, ölçülebilen bir zamanın içinde yaşarız. İnsan bu ölçülebilen zamanı bir irade kullanarak ayar yapıp yaşar. Yine bu zamanı ucu açık biçimde ve mutlak sonunun ne olacağını bilmeden kullanır. İnsan bu zaman içinde yaşarken, aklını çalıştırarak kendisi için aldığı olumlu/ olumsuz kararları objektif bir tercih ile yapar. Hiçbir zorlama ve dayatma yapılmadan.

   Hâlbuki metafizik âlemde ya da sonsuzluğun buudları içinde var olurken insanın dünyada iken kullandığı bu zaman mevhumunun orada esamesi bile okunmaz. Zaman, insan algısının bile kavrayamayacağı bir kavram burada. Aşkın öğreti de söz konusu bu duruma “ Sizin bin yılınız bizim nezdimizde bir gün gibidir.” diyor. Kavram, algı zorluğu olmaması için “ gibidir” edatı ile anlatılmış. Anlaşılan o ki öte âlem dediğimiz bu boyutta zamanın bir kıymeti harbiyesi de yoktur.

   Bazı insanlar aşkın öğretinin insana dair bu gerçeğini hiç duymamış gibi işine gelmeden yaşıyor. İşine gelmez çünkü göz kamaştıran, şaşırtıcı bir oyundan ibaret olan bu dünyanın tam merkezindedir. Yanılsatmacı düzlemde heyulalar ile… Bir sekretlik hali içinde… Ne yazık ki bu garaib insan bu evrendedir şimdilik.

   Nasıl olsa zamanın kullanımını sınırsız bir tercih ile emrine verilmiş. Dilediği biçimde dilediği kadar tüketme lüksüne de sahiptir. Bütün varsıllıkların tüketimine cömertçe arz olunmuş böylesine bir dünyadır burası. Yaşlanan bu dünya varlığının üzerinde birçok canlıyı tüketirken bir yandan da kendini de tüketiyor. Kaçınılmaz hazin son, kendisi için de geçerli olacaktır bir gün kuşkusuz.

   Dünya ve nimetlerinin dayanılmaz cazibesi; insanı bütün zamanlarda etkilediği gibi her an insanın kullandığı bu zamanı hiç şaşmadan çalacak ve tüketecek şekilde bitirme hazırlığındadır.

   İnsan da bir marifetmiş gibi bu tüketimden payını alacak biçimde yoluna devam ediyor. Belli bir süre ile sınırlandırılmış kendi sonunu hazırlamak için başıboş psikolojiler ile kendine tahsislenmiş bu mahdut zamanı iç ederek adeta dalgasını geçerek yaşamak istiyor. Amaçsızca…

   İnsan, konuk olduğu bu evrende, yarış pistinin üzerinde çıkış bekleyen bir sporcu gibidir. Bu dünyada çoğu zaman hiç düşünmeden, hazlara ve hızlara endekslemişçesine yaşıyor. Bir yarış pistinde bulunan bir sporcunun psikolojisinde neler vardır? Öncelikle yarışa odaklanmak. Yarıştan başka hiçbir şey düşünmemek ya da rakiplerini yenmeye çalışmaktır. Dalga dalga insanın ruhunu kuşatmak için rezonansa geçmiş bir potansiyel heyecandır bu… Aklını başından alabilen yakıcı ve her şeyi ama her şeyi yerle yeksan edebilen haz ve hız ile alakalı bir heyecandır bu…

 

Yenmek duygusunu tatmak… Bir an için insanın bütün var olan duygularını durduracak kadar kendine egemendir. O an insan düşünemez, kritik edemez, hiçbir şeyi sorgulayamaz. Her şeye kapalı bir psikoloji içindedir. Yenmeye yönelmiş bir yoğunlaşma tüm makul ve mantıklı olan işlere dahi havlu attıracak vaziyettedir.

Bugün, post-modern insanın gündeminde kullanmak istediği ya da hırçın hırslarla kuşanarak kontrolden çıkan ve hayatı bozguna uğratarak fitneyi salık verecek zaman, işte bu zamandır.

Böylesine pervasızca israf edilerek harcanan bu zaman ve zamanlar neredeyse“ ipin ucu kaçtı artık” dedirtecek cinstendir.

Aslında bu gün sorunları giderek ağırlaşan bu dünyada, modern insan yirmi dört saati üç ayrı dilimde kullanıyor. Uyku, çalışma ve arta kalan bir sekiz saat....

Hâlbuki kadim gelenekte bir gün dörde bölünürdü. Uyku, iş, ibadet ve sosyal etkinlikler..Modernliğin verili dünyasına geçildiğinde insanın kullanabileceği zaman da talepten dolayı olsa gerek işte böyle üçe bölündü. Şimdi post-modern insan bu zaman ayarının bile kendine yetmediğinden şikâyet ediyor. O kadar ki reklamlar da bile “ an’ ı yakala / yaşa” sözü neredeyse yaşamın cogitosu yapılmaya çalışılıyor. Demek ki post-modern konjonktür seküler dünyanın seküler yaşam biçimini kendisine daha bağımlı bir hale getirebilecek savındadır ki zamanın en küçük birimi olan an’a önem veriyor ve an’ı kutsuyor.

Ey insan! Senin için en kıymetli bir AN dahi bir saatin içinden alınıp senin inisiyatifinden çıkarılarak kurnazca çalınıyor. Çok geçmeden farkında ol!..uyarısına uy ki kendine dönebilesin.

Gerçek hayatımızı doğru dürüst yaşayamıyoruz. Gönüllerimizle, gönüldaşlarımızla bir arada bulunamıyoruz. Çünkü zaman yok! İnsanlar çoğu zaman ru be ru yaşayamıyor. Çünkü meşgaleleri çok…

Postmodern insanın en büyük şikâyetleri; zaman yok, zamanım yok, çok doluyum, başka zaman, kendime bile zaman ayıramıyorum, ailemle bile uzun zamandan beri görüşemiyorum, dinlenemiyorum, az uyku ile yetinmeye çalışıyorum, randevularıma bakmam gerek, zamanım dar hiçbir işe yetişemiyorum vs. vs. vs… Bu serzenişleri uzatmak mümkün. Eh… hız ve haz çağında yaşamak hiç de kolay değil!..

Batılı insanlar işlerinden çıkar çıkmaz soluğu ya fast foodlar da ya da birahaneler de alıyor. Sosyal yaşamları neredeyse iflas etmiş. İyilik ve hikmete dayalı insani ilişkiler, iletişimler yok bu toplumda. Bugün bizim de özellikle mega kentlerimiz de toplum olarak batılı yaşam felsefesinden bir farkımız neredeyse kalmadı artık… İş hayatımız onlar gibi hız otobanında. Bir hiç olmamak adına sadece ama sadece kazanmak kompleksi adına biraz da“Fransız olalım/kalalım” gibi onlara benzeşme düsturunu protest-seküler çıkışın öncüsü olan kalvinizmin öğretilerini içselleyerek iş hayatlarımızı da bu ilkeler düzleminde benimsiyor ve önemseyebiliyoruz. Eğlence hayatımız da onlarınkiyle birebir artık..Bizimde fast- foodlarımız var, iş merkezlerinde oyun alanları ve buz pateni sahalarımız var. Ne yok ki? Her şeyimiz var..Aile hayatlarımızı etkileyecek yanlış kaçamaklar için hazırlanılmış residanslarımız bile var!!....Ne kadar çok şeyimiz var!!...

Almaktan, yemekten, giyip atmaktan, yenisi gelmiş bunu da alayım demekten öylesine bir yarış içindeyiz ki…Aynı sitede aynı apartmanda yaşadığımız komşularımızla birbirimizden habersiz olarak alışveriş merkezlerinde aynı reyonu gezerken bile birbirimizi görmeden alışveriş yapıp dönüyoruz evlerimize..Zamanımızı tüketen, tüketim tapınaklarında kendimizi ve zamanımızı nasıl da avlandırıyoruz.

Yaşadığımız hız çağında zamanlarımızı ihtiyacımız dışındaki metalarla tanışarak tüketiyoruz. Alamadıklarımızı almak sanki ihtiyaçmış gibi onları da emek ve ödün vererek almaya çalışıyoruz. Tükenen cebimizle birlikte kendimizi de tüketiyoruz. En çok da zamanımızı..

Postmodern insan büyük bir aldanış içindedir. Çünkü postmodernist yaşam felsefesinde boşa kullanılacak bir zamanın yaşanacağı ve insana çok pahalıya mal olacak hayat tarifesi önceden tasarlanmıştır. Oysa gerçek hayatta bir amaç için kullanılacak bu zaman ise ölçülebilirliği ve sonu olan bir zamandır bu. Bir miadı olan bu zaman, insana kısacık sürecek bir imtihan için verilmiş. Ama insan, bu zamanı metafizik âlem içindeki gibi bitimsiz bir zanla kullanmak istiyor. Yanılgı burada…

Zaman içinde kazandıklarımızın helal olması, ayıp ve kusur olmaması için nasıl bir hassasiyet içinde isek kazandıklarımızı harcarken de aynı özen içinde dikkatli olmamız hem toplumsal bir ödev hem de aşkınlığın tavsiyesidir bu.

Sizin kazandıklarınız aranızda dolaşıp duran bir meta olmasın.” Aşkın öğretinin bu uyarısına kulak verebilirsek eğer, işte o zaman kazandıklarımızı da bu ilahi nasihat ile değerlendirebiliriz. Arınılmış aşkın bir inançla,

Mal kazanma ve arttırma hırsını tekasüre taşımayacağız.

Kenze( istifçiliğe, stokçuluğa, spekülatörlüğe) sokmayacağız kendimizi. Başka insanlara da lazımdır diye kazandıklarımızı zapt etmeyeceğiz.

Koca bir ömür yaşayıp zamanı iyi kullanamadım deyip nedamet içindeyim deyenlerle dolu olan bu dünyada zamanı ve imkânı en iyi kullanalım deyebilmek için var kılalım kendimizi.

Yanlış kullanılan bir zaman, kazanma hırsı ve histerileriyle başlar.

Yanlış kullanılan bu zaman, kaybetme hezeyanlarıyla da biter.

Kaybedenlerin feryat-ı figanları,

Kazandım deyerek zamanı başıboş işlerde kullananların israfı ile aynıdır.

Büyüklük taslayıp, müstekbirlik yapanların isyanları ile dolu olan bu dünya

Evet, bu dünya;

Firavunca egoların,

İstikbarda, zalim olan

Güç ve iktidar sahiplerinin,

Nice zamanlara yenik düşenlerin günah hikâyeleri ile doludur.

Zamanı israf edenler ve ettirenler,

Kaybetmişliğin acısını, hem burada hem orada

Kendi nefisleri yüzünden tadarlar.

Zillet içinde yaşadıkları bu hayatın bedelini de

Mutlaka,

Ha burada,

Ha orada öderler…

Ama ne çıkar… Son pişmanlık neye yarar…

 

Lütfen, size belli bir MİAD ile tahsisli olan ZAMANINIZI

İSRAF ETMEDEN KULLANINIZ!.

 

Degerli Yazarimiz NACİ CEPE Bu tarihten itibaren bizimle beraberdir: Pazar, 06 Aralık 2009.

Yazarin Diger Yazilari

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Site Dili / Language
İstediğiniz dile çeviriniz

language you want to turn the

Üye Girişi
Ziyaretçi Sayısı
Bugün2870
Dün2795
Tüm Zamanlar4207361
Kimler Çevrimiçi
Şu anda 68 konuk çevrimiçi
İstatistikler
Üyeler : 2193
İçerik : 1497
Web Bağlantıları : 26
Ziyaretçi Anketi
Gönül Sitesini Dünyanın neresinden İzliyorsunuz?