• İnternet Dünyasına Açılan Sevgi Penceresi
  • İnternet Dünyasına Açılan Sevgi Penceresi
  • İnternet Dünyasına Açılan Sevgi Penceresi
Kitap Okuma Anketi
Kitap Okuyor musunuz?
 
Yasal Uyarı
Bu sitede yayınlanan bütün eserlerin çoğaltılması, izinsiz olarak bestelenmesi yasaktır! Buna uymayanlar hakkında, 5846 ve 411 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, 3257 sayılı Sinema ve Muzik Eserleri Kanunu Hükümleri gereğince hukuki işlem yapılacaktır. Sitede yayınlanan şiir, yazı ve hikayelerin telif hakları sahiplerine aittir. Ancak Naci Gümüş imzalı yazı, şiir ve hikâyeler; isim anılması, kaynak gösterilmesi şartıyla alıntılanabilir.
Site İçi Arama

PostHeaderIcon ŞAPKA

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 9
ZayıfEn iyi 
HİKAYELER - Seçme Hikâyeler

.

- Selamünaleyküm Ali dayı

- Aleykümselâm yeğen

- Nasılsın?

- İyiyim sağ ol. Sen nasılsın?

- Şükür Allah’a

 

Kapı kilitliydi. Babam henüz gelmemiş. Veya gelip başka yerlere gitmişti. Ali Dayı dükkân komşumuz. Bakliyatçılıkla uğraşırdı. İri kıyımdı. Boyu neredeyse 1,90 var. Saçları beyaz. Sakalsız sakalları yüzüne un serpmiş gibiydi. Göbekli değildi ama baya kiloluydu. Sesi gür, babayiğitti. Buğday tenli hoş sohbetti. Konuşmalarından kültürlü olduğu belli oluyordu. Öyle sözünü, gözünü budaktan esirgeyecek tiplerden değildi. Gün geçirmiş, tecrübeli hali bütün tavırlarına yansıyordu. Babam eski bir halıcı. Uzun zaman yaptığı halıcılıkta, sıkça batırdığı için, şimdi halı tamiri yapıyor. Dükkânımız çarşamba günleri kurulan halk pazarındaki belediyeye ait. Halı tamiri yapan babama geniş geldiği için, bir köşesine masa sandalye atarak muhasebecilik yapıyordum. Dükkânımız tek katlı bodrumlu. Giriş düzayak. Önümüzde sokak var. Her iki yanımızda ve arkamızda dükkânlar bitişik. Önümüzde Çarşamba günleri peynir pazarı kurulur. Yaz günleri baya peynir, yoğurt kokuları kokardı.

 

Gün yaz günün bütün güzelliğini taşıyordu. Peynir, yoğurt, ayran kokuları da henüz geçmemişti. Havanın çok ısınacağı daha şimdiden belli oldu. Herhalde bugün çok sıcak olacak. Kapıyı açarak içeri girdim. Kapının altından birçok mektup atılmıştı. Onları alarak masaya oturdum. Mektupları açarak okumaya başladım. İçlerinde bir tanesi maliyeden gelen ihbarnameydi. Açınca ödemediğim arsa borcumun ihbarı olduğunu görünce kahkahayı basıverdim. Ali dayı kahkahamı duyarak kapıya geldi;

 

- Ne o, niye kahkaha atıyorsun?

- Hiç Ali dayı sattığım arsanın vergisine ait ödeme ihbarı geldi.

- Vergisini ödememiş miydin?

- Olur mu Ali dayı, vergiyi ödemezsem tapu satış işlemi yapar mı? Tapuda işlem yapmak için maliyeden vergi borcu yoktur yazısı istemiyor mu?

- E bu ne o zaman?

- Ne diyeyim, yine sorumsuz bir memurun salaklığıdır. Bu üçüncü biliyor musun? Geçen sene, evvelki sene de gelmişti.

- Ne yaptın?

- Ne yapacağım, bana tapudan satış yapıldığına dair kâğıt getir dediler. Ben de alıp götürdüm. Borcu düştüler. Düşerken de tamam bir daha gelmez dediler. Şimdi aynı şeyi yapacağım.

- Ne zamana kadar sürecek bu böyle?

- Bilmem. Ama bu sefer bir film düşünüyorum.

- Ne gibi?

- Şu an net değil. Yapınca söylerim.

- Tamam söyle, bizim de başımıza gelince bizde yapalım.

 

Elektrikli çay semaverime su koyarak fişe taktım. Belki gelen olur. Olmazsa da Ali dayı ile birlikte içeriz diye düşünürken, içeriye iki arkadaşım girdi.

 

- Selamünaleyküm

- Aleykümselâm

 

Gelenlerin biri üniversiteye okumaya gelmiş Mardinli bir arkadaştı. Masamın önündeki koltuklara oturdular. Aramızda “ne var ne yok” sorgularından sonra, harika bir sohbet başladı. Çay suyumuzda cızırdamaya başlamıştı. Arkadaşların ikisi de çayı çok severlerdi. Onlara gelen mektuplardan ilginç olanları okudum. Bazı arkadaşlar mektuplarında, ilginç sorular sorup, ilginç konulara değinirlerdi. Çayımız demlendikten sonra sohbetimize çayı da ekledik. Aşağı yukarı bir saat falan geçmişti. Kapıda iki delikanlı göründü. Birisi;

 

- Biz Osman Çetin’i arıyoruz.

- Buyurun benim.

- Beyefendi biz Davraz Vergi Dairesinden geliyoruz. Vergi dairesi memurlarıyız. İcra bölümünde çalışıyoruz. Ödenmemiş bir arsa borcunuz var. Onu tahsil etmeye geldik.

 

Gülerek onları içeriye davet ettim. Koltuklara otururlarken, “çayım yeni demlendi içersiniz değil mi?” İçmeyiz der gibi tavırları vardı. “İçin, için, benim çayım iyidir” Onlara birer bardak çay vererek masaya oturdum. Onlara dönerek, “Arkadaşlar gelerek çok iyi ettiniz. Bende size gelecektim” Onlar anlamsız bakmaya başladılar. Hemen Vergi Dairesinden gelen ihbarnameyi gösterdim. “Beni ihbarnameyle davet ettiniz ya!” Bir tanesi görebilir miyim diyerek elimden aldı. “Aynı şey için gelmişiz. Beyefendi bunu ödeyin de kurtulun. Bakın 5 liralık vergi masraflarıyla birlikte bugün 150 lira olmuş” Güldüm, güldüğüme iyice şaşıran diğeri “Niye gülüyorsun beyefendi. Şaka yapmıyoruz ki” dedi. “Biliyorum siz şaka yapmıyorsunuz. Ama bu vergi bir şaka” “Nasıl yani?”

 

 Oh dedim içimden. Tam içimi dökme zamanı. Şimdi bunlara olayın aslını bir güzel anlatayım. Nasıl bir yerde çalıştıklarını anlasınlar. İkisi de benden küçüklerdi. Yeni memur olmuşlar. Bense uzun yıllar muhasebecilik yapıyordum. Genç delikanlılara anlatacaklarım belki ileride işlerini daha iyi yapma nedeni olabilirdi. “Eğer vaktiniz varsa size bu verginin hikâyesini anlatacağım” “Tabi” dedi sarışın olan. Diğeri susuyordu. Başladım anlatmaya. Arkadaşlarımda hikâyeyi ilginç bulacaklarına emin dikkatle dinlemeye başladılar.

 

“1977 yılında bir arsa aldım. 1979 yılında askere gittim. Askerden geldikten sonra, 1981 yılında muhasebe bürosu açmak için sattım. Satarken bütün vergi borçlarımı ödeyip “Vergi borcu yoktur” yazısını alarak tapuda işlemlerimi yaptırdım. Ama ne oldu? 1982 yılında vergi borcu var yazısı geldi. Dairenize gidip ben bunu sattım ne yapmalıyım dedim. Bana tapudan satıldığına dair belge getir dediler. Tapudan satıldığına dair yazı alıp dairenize vererek borcu sildirdim. Bundan sonra bir daha gelmez değil mi dedim. Memur arkadaşınız evet gelmez dedi. Ben işim bitti artık diye sevinirken, bir yıl sonra yani 1983 yılında tekrar vergi borcun var diye kâğıt geldi. Bu sefer dairenize hiç uğramadan önce tapuya gidip belgeyi aldım. Dairenize gelip sildirdim. Sildirirken, “Bakın geçen sene de aynı şeyi yaptım ama silmemişsiniz, bu sefer lütfen tamamen silin” diye rica ettim. Memur tamam, ben tamamen sildim artık sen merak etme diyerek beni gönderdi. Peki, silindi mi? Hayır. Silinmemiş ki, işte bu ihbar geldi. Sizler geldiniz.” Bunları anlatınca memurlardan biri “Ne yani bu borç yok mu?” “Yok tabi. Baksana bana hiç 5 lira borcu takacak biri gibi görünüyor muyum? Üstelik ben muhasebeciyim. Bakın size şunu söyleyeyim. Devlet daireleri böyle çalışırsa, devlet vergilerden kar edeceğine zarar eder” “Niye?” dedi memur. “Niye mi? Baksana, 5 liralık vergi borcu. Aslında yok. Şimdi tapuya gideceğim. Satış belgesini alıp sildireceğim. Ama bana gelen vergi borcun var ihbarı için devlet zarfın üzerine 150 liralık pul yapıştırmış. Sizin gibi iki delikanlıyı buna tahsis etmiş. Sizin maaşlarınız bu vergiyle ödenecek. Bu posta pulunun parası da bu vergiyle ödenecek. Ama vergi borcu yok ki. Şimdi olmayan vergi borcunu almak için bu kadar masraf eden devlet, vergi borcunu silince nereden ödeyecek? Cebinden değil mi? Bu zarar mı? Kar mı? “ Sarışın olan “Zarar tabi” dedi, ben devam ederek “Elbette zarar. Kim bilir kaç kişi var? Benim gibi. Ben Davraz vergi dairesini biliyorum. Dört katta birçok memur çalışıyor. Müdürleri, şefleri var. Buna rağmen, böyle hatalar yapılıyor. Sorumsuzluk değil mi?” Sürekli susan dayanamadı. Herhalde alındı ki hiddetli bir şekilde sesini yükselterek “Tamam anladık beyefendi. Siz tapudan satış belgenizi alın sildirin. İcra dairesine de haber verin ki, yasal işlem dursun. Aksi halde kötü olur” dedi,  güldüm. “Kötü olsa ne olacak? 5 lira borcu ödemedi diye cezaevine mi atacaksınız? Veya evime gelip eşyaları mı kaldıracaksınız?” deyince, memur sertleşmeye başladı. “Valla bilmem artık. Siz düşünün. Her şey olabilir” derken, diğer arkadaşı, kibar bir şekilde, “Beyefendi, memurların bilgisi olmadan her şey olabilir. En iyisi işi sakince halletmek değil mi? Siz muhasebecisiniz, devlete karşı tutum sergilenmeyeceğini en iyi siz bilirsiniz” Ona gülerek “Bakmayın benim böyle tavır takındığıma. Ben gelir düzgünce işimi hallederim” diyerek onları gönderdim. Kapıdan çıkarlarken, sinirlenenin hala siniri geçmemişti. Bana dik bakıyordu. Sanki bakışları “ Dur sen hele bir halletme, o zaman bir daha geldiğimizde görüşürüz” der gibiydi.

 

Arkadaşlarım konuşmalara hiç karışmamışlardı. Memurlar gidince, hayretlerini gizleyemediklerini söyleyerek “Gerçekten böyle şeyler oluyor mu ağabey?” “Olmaz mı hiç neler olmuyor ki? Mesela 1981 yılında bir memur vergi tahsilât makbuzlarını vergi mükelleflerinin kartlarından düşmemiş. Tahsilât makbuzları ona geldikçe çekmeceye atmış. Sonra yıllık izine çıkmış. İzinde iken yerine görevlendirilene, müdür vergi borcu olanları tespit edin, ihbar çıkarın emri vermiş. Bizim yeni görevlendirilen memur çekmeceye bakıp tahsilât makbuzlarını görmeden, mükelleflere ait kartları almış eline, ne kadar vergi borcu olan varsa yazı hazırlamış. Şefler, müdür yardımcıları imzalayıp ihbarları göndermişler. Millete vergi borçlarına ait ihbarlar yağınca, ihbarı alan muhasebecisine koşmuş. Muhasebeciler ödeme makbuzları ellerinde vergi dairesine koşmuşlar. Tabi vergi ödeme makbuzlarını kaybedenler yandı. Onlar bayıla bayıla ikinci kez vergi ödemek zorunda kalıyor. Vergileri ikinci kez ödemek zorunda kalanlar muhasebecilerle papaz oluyorlar. Muhasebeciler ellerindeki ödeme makbuzlarıyla vergi borçlarına itiraz etmeye başlayınca, şef konuyu müdüre, müdür defterdara götürüyor. Defterdar müfettişlere emir veriyor. Müfettişler dört beş ay vergi dairesini incelemeye aldılar” Ben bunları anlatınca arkadaşların şaşkınlıktan gözleri fal taşı gibi açıldı. Kendi kendilerine “Allah Allah, ne olaylar oluyor memlekette” demekten kendilerini alamadılar.

 

Biraz daha oradan buradan sohbete devam ettik. Sonra arkadaşlar işimiz var diyerek gittiler. Bu sefer bu vergi borcu işini kesin bitirmek istiyordum. Önceki yıllarda tapudan satış belgesini alıp dilekçe yazmadan vergi dairesine vermiştim. En iyisi şimdi bir dilekçe yazmaktı. Yüzde yüz haklıydım. O nedenle, hem muzip, hem hicveden bir dilekçe yazmak istedim. Nasılsa hem meslek itibariyle biraz maliyeciyiz, hem de hafiften siyasiyiz. Daktilonun başına oturdum.

 

“Davraz Vergi Dairesi Müdürlüğü’ne

 

 

Konu: Vergi borcum hakkında

İlgi...: 15.06. 1983 tarih ve 28914 sayılı yazılarınız.

 

 

 

 Dairenizin 3589 sayılı emlak vergisi mükellefiydim.

 

 1977 yılında şaştım düştüm bir arsa aldım. Keşke almaz olsaydım. Aldığım arsayı 1981 yılında sattım Keşke satmaz olsaydım. Sattığım günden beri arsanın vergi borcundan kurtulamadım.

 

 1982 yılında sattığım arsaya ait vergi borcu geldi. Dairenize gelip ben bunu sattım deyince, tapudan satış belgesi getir dediler. Getirip borcumu düşürdüm.

 

 Ben bu iş bitti derken 1983 yılında tekrar vergi borcu geldi. Ben yine tapudan satış belgesi alıp gelerek borcumu düşürdüm. Sıkı sıkıya tembih ederek bir daha gelmesin ha dedim. Tamam deyip memurlarınız beni gönderdi.

 

 Ben bu sefer tam bitti derken, bu yıl yine geldi. Ama ne geliş. Sadece ihbar yazısı değil. İhbar yazısı yetmemiş. Arkasından aslanlar gibi icra memurları da geldi.

 

 Buraya gelmeden tekrar tapuya gidip satış belgesini aldım. Dilekçemin ekine ekledim.

 

 Sayın müdürüm, ben bu vergi borcunu bir türlü düşüremiyorum. Bana vergi borcunu düşürmek için lütfen akıl ver. Ona göre davranayım. Hani her yıl tapuya gidip satış belgesini alıp gelebilirim. Ama işin önemli tarafı orası değil. İşin önemli yanı, devlet benim olmayan borcumu tahsil etmek için bir sürü masraf yapıyor. İhbarlar gönderiyor. İcra memurları gönderiyor. Takip için memurlar çalıştırıyor. Yazık değil mi?

 

 Sayın müdürüm ben bu konularda fazla bilgisi olan biri değilim. Durumu bilgilerinize sunarak, gerekenin yapılmasını saygılarımla arz ederim.

 

 Osman Çetin

 

Ekleri……:

1. Vergi ihbarına ilişkin yazı fotokopisi

2. Tapu satış belgesi “

 

Yazdığım dilekçeyi okurken, bir taraftan da gülüyordum. Başımı sallayarak kendi kendime “iyi oldu, iyi” dedim. Dosyamda bulunan sattığım arsaya ait tapu bilgilerini buldum. Tapuya da bir dilekçe yazarak, vergi dairesine verilmek üzere satış belgesi vermelerini istedim. Dilekçem elimde tapu dairesine gittim. Tapu dairesi bulunduğum yerden on dakika uzaktaki şehrin merkezinde bulunan hükümet binasındaydı. Hükümet binası bizim memlekette köğke dediğimiz yumuşak taştan yapılmış, klasik görünümlü bir binaydı. Doğu tarafında hükümet meydanı vardı. Batı tarafında ise dükkânlar bulunuyordu. Güney tarafında şehrin merkez cami olan ulu camimiz vardı. Kuzey kısmında, postane, iş bankası, ziraat bankası ve bazı dükkânlar vardı. Meydan bitince park başlıyordu. Park şehrimizin en büyük, en güzel parklarından biriydi. Meydanın park tarafında ise Atatürk heykeli bulunuyordu. Resmi törenler burada yapılırdı. Tapu dairesinde dilekçeyi gören memur, “Allah Allah sen bugün üçüncüsün. Yahu biz vergi dairesine vergi borcunu ödetmeden işlem mi yapıyoruz? Bunlar ne biçim memur. Bize vergi borcu yoktur yazı veriyorlar. Bizde yazılarına istinaden satış gerçekleşince, satış işlemine dair belge gönderiyoruz. Niye vergiyi düşmüyorlar? Niye bizi boşu boşuna uğraştırıyorlar? Bizim işimiz gücümüz yok mu? Bunlar memur olsa ne olacak? Yan gelip yatıyorlar.” Diye söylenerek dosyayı buldu, yazıyı yazdı. Müdüre imzalatmak için bana verdi. Elimde yazı tapu müdürün odasına girdim. Müdür yazıyı görünce yüzüme baktı. “Cık cık cık “ diyerek imzaladı. Bakışlarında sanki “başka işimiz yok, bir de utanmadan vatandaşa eziyet ediyorlar” der gibiydi.

 

Belgeyi aldıktan sonra hızla Davraz Vergi Dairesine gittim. Davraz Vergi Dairesi, dört katlı, mesken için yapılmış bir binadaydı. Şahsa ait binayı Vergi dairesi kiralamıştı. Eskiden gelir ve kurumlar vergilerine bakan Kaymakkapı vergi dairesiyle aynı binada bulunuyorlardı. Sonra emlak vergilerine bakan vergi dairesi ayrılmıştı. Binanın hafif sarı rengi kirlenmiş, dar merdivenlerinden çıkarken, üçüncü katta müdür yazan kapıyı gördüm. Elimde dilekçe içeriye girdim. Müdür yalnızdı. Üzerindeki siyah elbisesi çok yakışmıştı. Odanın pencere taraflarında çiçekler vardı. Harika döşenmişti. Uzun zamandır bu vergi dairesine gelmiyordum. Sadece ihbarlar geldiğinde gelmiş, üçüncü katta, yani müdürün bulunduğu kattaki salona girerek, memurlarla işimi halletmiştim. Müdürün odasına daha önce hiç girmemiştim. Müdür kırk yaşlarında, başı benim gibi hafif kelleşmeye başlamış biriydi. Uzun boylu, normal kilolu görünüyordu. Yüzünden iyi bir insan olduğu anlaşılıyordu. Müdürü görünce içimden dilekçeyi keşke böyle yazmasaydım diye geçirmeye başladım. Ama olan olmuştu. İçeri girmiştim. Dilekçe elimdeydi. Şimdi dönüp gitmek olmazdı. Müdür “Buyurun” deyince dilekçeyi uzattım.

 

Müdür dilekçeyi okuyor. Manzarayı tarif etmem mümkün değil. Yarısına kadar okudu. Yarıya gelince başını kaldırıp bana baktı. Sonra hırsla devamını okudu. Sinirlenmişti. Başını hızla kaldırıp etrafa bakınmaya başladı. Bana bakmıyordu. Kendi kendine “Ne bu ya” diye bağırdı. Sonra “Allah Allah, Allah Allah, Çattık yahu” dedi. Gözlerini kapadı. Belli ki sakinleşmek istiyordu. Ben hiçbir şey demiyordum. Bana da hiçbir şey demiyordu. Yaklaşık bir dakika öylece durduk. Müdürün büyük bir gayretle kendini tutmaya çalıştığı belli oluyordu. Bana hafifçe göz attı. İçimden herhalde bana kızacak dedim. Hayret. Hiç kızmadı. Tam aksine “Beyefendi rica etsem, sizin dosyanıza bakan memuru bana çağırabilir misiniz?” dedi. “Tabi” diyerek. Odadan çıkıp salona girdim. Benim vergi numarama bakan bölümü önceki yıllardan biliyordum. Vergi numaram ezberimde, memura “3589 numaraya siz bakıyorsunuz değil mi?” “Evet” “Sizi müdür bey çağırıyor” şaşkınlıkla “Niye?” dedi. “Bilmiyorum” Hızlıca müdürün odasına giderken arkasından yürüyordum. Memur 35 yaşlarında, hafif sarışın, buğday tenli, topluca bir bayandı. Müdürün kapısı açıktı. Müdür içeride ayakta sinirli sinirli dolaşıyordu. Bizi görünce, bana hafifçe eliyle de git işareti yaparak “Beyefendi rica etsem siz gider misiniz?” dedi. Ben başımı sallayarak dönerken, benim dilekçemi sinirli bir şekilde yırtıp attığını gördüm. Ama satış belgesi ve ihbarın fotokopisi elindeydi. Memura bağırmaya başladı. “Reziller, ne biçim iş yapıyorsunuz. Vatandaş üç yıl önce arsasını satmış siz hala borç çıkarıyorsunuz. Hem de üst üste üç yıl. Vatandaşı icraya veriyorsunuz. Utanmıyor musunuz? Sıkılmıyor musunuz? İş yapacağınıza yatıyor musunuz?” Ben merdivenlerden inmeye başladım. Müdür bütün siniriyle memuru azarlıyordu. Sesler neredeyse binanın tamamını sarsıyordu. “Haydi, şimdi çık çabuk bitir yanıma gel. Bana neden, nasıl bu borç silinmemiş açıklayın. Suçlular kimse derhal savunmalarını hazırlasın”

 

Müdür benim dilekçeyi kayıtlı işleme koymamıştı. Öyle ya nasıl kordu ki? Bana gönderilen ihbarın altında onun da imzası vardı. Üstelik vergi borçlarının icra yoluyla tahsil edilmesi kararını da müdür vermişti. Böyle bir dilekçe onun da açığını ortaya çıkaracaktı. Benim dilekçem kayıtlara geçseydi ne olurdu? Bakanlıktan gelen bir müfettiş dilekçeyi okusa ne yapardı? Müdür bütün hıncını çıkararak benim dosyamı külliyen halletti. Artık bana borç gelmeyecekti. Böylece müdür kendini kurtarmıştı.

 

Büroma geldiğimde, babam ve bazı arkadaşlar oturmuş sohbet ediyorlardı. Ali dayı onlara olayı anlatmış olacak ki, hemen “Ne oldu?” diye sordular. Onlara kısaca olanları anlattım. Ben anlattıkça hayretten şaşırıyorlardı. Babam benim arkadaşlarım büroya gelince pek fazla bizimle birlikte olmak istemezdi. Zira arkadaşlarla bizim siyasi konuşmalarımız, bir gün başımıza dert açar korkusuyla endişelenirdi. O nedenle, arkadaşlarım geldiği zaman çıkıp giderek protesto ederdi. Hatta bazen “arkadaşların buraya gelmesin” diye çıkışırdı. Tabi ben hiç takmazdım. İşin garibi, ben yokken arkadaşlarımla çok güzel sohbet eder. Arkadaşlarım “harika baban var, çok hoşsohbet adam” diye bana babamdan söz ederlerdi. Bilmezlerdi ki, onların gelmesini istemiyordu. Böylece babam bana ve arkadaşlarıma farklı davranarak ikiyüzlülük ederdi. Ama düşündüğüm zaman ikiyüzlü olarak görmezdim yaptıklarını. Çünkü amacı aslında beni korumak istiyordu. Başım belaya girmesin istiyordu. 12 Eylül darbesinin ardından hemen her şey olabilirdi. Bizde de sanki deli cesareti vardı. Ulu orta ardını önünü düşünmeden sürekli sohbet ederdik. Tabi babamda bundan dolayı içten içe bana kızardı. Benim vergi dairesi maceram bitince işim var diye bizden ayrıldı. Bende arkadaşlarla koyu bir sohbete başladım. Ali dayı kendi dükkânı önünde sandalyeye tek başına oturmuş gelen geçeni seyrediyordu. Yaklaşık iki saat arkadaşlarla sohbet ettik. Bizim sohbetlerimizin ana konusu, genelde dini konular ve siyasetti. Sanıyorum Ali dayı çağırmadığım için yanımıza gelmezdi. Ama pek dikkat etmedim ama hatırladığım kadarıyla, ben arkadaşlarla sohbet ediyorsam, dükkânının önüne çıkar, hem dükkânını kollar, hem de bizden tarafa kulak kabartırdı.

 

Bir müddet sonra arkadaşlarım gitmek için ayağa kalktılar. Akşam bizim evde bir araya gelecektik. İçlerinden biri, özür dileyerek gelemeyeceğini söyledi Onları kapıya kadar uğurladım. Onlar gittikten sonra tam içeriye girerken, arkamdan aniden kolum sımsıkı tutuldu. Pazı kısmından öyle tutulmuştu ki kolum acıdı. Arkamdan tutan Ali dayı idi. Bana hışımla,

 

- Ulan biz gâvur muyuz? Herkese bir şeyler anlatıyorsun da bana niye anlatmıyorsun?

- O ne biçim söz Ali dayı hiç öyle şey olur mu?

- Ulan neredeyse iki yıl birlikteyiz. Bakıyorum gelenin gidenin eksik olmuyor. Kapı dibinde ben yaşıyorum. Büyük küçük herkes bürona geliyor. Herkesle sohbet ediyorsun da benimle niye sohbet etmiyorsun? Bana niye anlatmıyorsun?

- Olur mu Ali dayı, sen büyüğümsün, ben sana ne anlatabilirim? Asıl sen bana çok şey anlatabilirsin.

- Hadi oradan kerata, kıvırma şimdi. Bal gibi anlatırsın.

 

Öyle şaşırmıştım ki, ne diyeceğimi bilemiyordum. Tepkilerle konuşuyordum. Ali dayının yüzü hışımlıydı. Gözlerinden hem sevecenlik, hem sinir fışkırıyordu. Kolum acımaya devam ediyordu. Zira kolumu bırakmamıştı. Ali dayı kolumu tutarken acıttığının farkında değildi. Hani bazı adamlar vardır. Elleri güçlüdür. İnsanların ellerini sıkarken gayri ihtiyari acıtırlar. Ali dayının kolumu acıtması da öyleydi. Bilinç dışı bir acıtmaydı. Kolumun acısını dindirmek için;

 

- Ali dayı kolumu bıraksana, acıtıyorsun

- Kusura bakma

- Rica ederim.

- Sen otur, ben bir çay koyayım yanına geleyim.

 

İçeriye girdim. İki bardak çay koydum. Bir tabure alarak, çaylarla Ali dayının yanına geldim. Çayı verdim. Kendi çayımı taburenin üzerine koydum. Bir dakika “Ali dayı, şimdi geliyorum” diyerek tekrar içeri girdim. İktibas dergisinin 1982 yılında çıkmış sayılarına ait cildini, Diyanet İşleri Başkanlığının Kur’an mealini alarak Ali dayının yanını gelip tabureye oturdum.

 

- Bak Ali dayı, asla sana hiç saygısızlık yapmak istemiyorum. Sen büyüğümsün. Babamın arkadaşısın. Biz yaşıtlarımızla oradan buradan konuşuruz.

- Ne oradan buradan konuşması kerata, duyuyorum konuşmalarınızı. Dinden, siyasetten söz ediyorsunuz. En çokta dinden konuşmalarınızı duyuyorum. Biz gâvur muyuz? Ben gâvur muyum? Ben de Müslüman’ım. Bazen konuşmalarınıza kulak misafiri oluyorum. Hoşuma gidiyor. İsterdim ki karşılıklı konuşarak bana da anlat.

- Tabi anlatırım Ali dayı. Aşk olsun. Ama önce sana şu iki kitabı vereyim. Bak bu iktibas dergisi. İçinde değişik gazetelerden, dergilerden ülkemizin siyasi, kültürel yapısıyla ilgili harika alıntılar var. Bu da dinimizin temel kitabı Kuran’ın Türkçe meali sen okumayı seversin.

- Severim tabi

- Tamam işte. Önce bunları oku. Okudukça üzerinde konuşmak istediklerin varsa konuşalım.

Ali dayı “hadi öyle olsun” diyerek kitapları aldı. Sonra “Yani şimdi benimle oturup konuşmayacaksın öyle mi? Elime bu kitapları tutuşturduğuna göre” “Yok, Ali dayı, öyle değil. Seninle konuşsak, siyasetten, dinden söz edeceğiz. Sen akıllı adamsın. Kendin okuyarak daha iyi sonuçlara varabilirsin. Sana dinin temel kitabını verdim. En güzel buradan öğrenirsin. Benim konuşmam Allah’ın kitabının yanında ne olur ki? Senin Allah’ı anlaman için benim gibi tercümana ihtiyacın yok ki. Bu da dergilerin toplandığı cilt, içinde mükemmel bilgiler var. Benim sana anlatacakların zaten içindekiler. En iyisi sen kaynaklarından oku. Daha iyi değil mi?” “İyi tabi”, “Öyleyse al bunları. Sen istediğin her zaman yine konuşuruz” “Tamam” diyerek kitapları aldı. İçeri götürdü. Çayı içtikten sonra, “ben şu kitaplara bir bakayım” diyerek okumak için dükkânına girdi. Bende içeri girip işlerime bakmaya başladım. Aradan bir saat falan geçmişti. Ali dayı dışarıda göründü. Bana dışarıdan “Ulan bana bu kitapları daha önce niye vermedin? Tam istediğim kitaplarmış” dedi. Gülerek bende yanına çıktım. Yine taburelere oturduk. Yeni okuduğu bir makaleden söz ediyordu.

 

- Ya, Osman bizim ülkemiz ne kadar zenginmiş öyle. İktibas dergisinde bir araştırma yazısı okudum. Ülkemizin madenlerinden söz ediyordu. Biz maden zenginiymişiz de haberimiz yok. Bunları iyice çıkarıp işletmek lazım, deyince ben;

- Ali dayı, aslında ben karşıyım bunları yazıp çizmeye. Bunları işletsek veya satsak ne olacak? Elin gâvurlarına yine üç kuruşa satacağız. Değerlerini pul edeceğiz. En iyisi dursunlar yerin altında. Gerçekten memleketini seven, düşünen, ülkesinin yer altı yer üstü zenginliklerini gerçek değerleriyle değerlendirecek olan yöneticiler geldiğinde işletmenin yararlı olacağına inanıyorum. Baksana şimdi yönetimler her şeyi pul ediyorlar. Batılılar yer altı kaynaklarımızı üç kuruşa alıp, hammaddesi bizim olan sanayi ürünlerini avuç dolusu parayla satıyorlar. Gün gelip kendimiz, kendi hammaddelerimizi değerlendirsek olmaz mı?

- Olur tabi yeğen. Ama bu ne zaman olacak? Bizler görür müyüz?

- Ne zaman değerini bulacaksa o zaman işletilsin Ali dayı. Üç kuruşa satılmaktansa… Bak ben dünyaya gözümü açtım. Shell, Mobil şirketleri vardı. Ülkemizin petrollerini satıyorlardı. Ülkemizden çıkarıp bize satıyorlardı. Biri İngiliz, diğeri Amerikalı şirket, yazık değil mi petrollerimize? Biz üretip, biz satsak olmaz mı? Kim soruyor? Bunlar ne zaman, nasıl aldılar bu hakları diye?

- Doğru oğlum doğru, ne yazık ki doğru söylüyorsun. Hiç kimse, İngiliz ve Amerikan şirketlerinin ülkemiz petrollerini işletme hakkını ne zaman, nasıl alındığını bilmiyor.

- Ali dayı, 1970 yılında bir kitap çıktı. Petrol Fırtınası diye. Kitabı Raif Karadağ adında bir mühendis yazmış. Osmanlı devrinden başlayarak, Cumhuriyet devrinde devam eden petrol konusunu işliyor. Adam kitabı çıktıktan sonra Ankara’da 1973 yılında bir otelde öldürülmüş bulundu. Boşuna dememiş, İngiliz devlet adamı Churcil boşuna dememiş “Bir damla kan, bir damla petrol”

- O deyyuslar değil mi oğlum, birinci dünya savaşını petrol yüzünden çıkaranlar. Olanlar Osmanlı’ya oldu.

- Osmanlı paşaların salaklığı değil mi Ali dayı? Kim dedi onlara savaşa girin diye? Adamlar unvan peşindeydi. Halt edeceklerdi sanki savaşa girmekle.

- Sorma…

- Neyse Ali dayı, benim işim var. Sen okumaya devam et.

- Tamam, hadi işine bak.

 

O günden sonra Ali dayı ile birlikte sohbet etme imkânımız olmadı. Ali dayı bütün hızıyla okuyordu. Beni gördüğünde selam veriyor. Arada bir eliyle mükemmel işareti yapıyordu. Ona verdiğim kitaplar onu iyice sarmıştı. Onu dükkânındaki yazıhanesinde sürekli okurken görüyordum. Babam onun sürekli okuduğunu görünce “sen mi verdin ona kitapları?” diye sormuştu. “Evet” diyerek başımı salladım. “Oğlum o halk partilidir. Senin okuduğun kitapları okumaz ki” Babamın halk partili dediği siyasi görüş Cumhuriyet Halk Partisiydi. Ali dayı genelde halk partililerin giydiği şapkayı başına takıyordu. Halk partililerin giydiği şapkaya, halkın bazı kesimi kep derdi. Hatta bazı halk partiye, halk partililere kızınlar, kepe kelb derlerdi. Kelb Arapçada köpek demekti. Ali dayı halk partili olup da din düşmanlığı yapanlardan biri değildi. Aksine, halk pazarının içindeki Pazar camiine her vakit gider. Beş vakit namazını kılardı. Hem de ezan okunur okunmaz, dükkânını kapatıp camiye koştuğunu görmek olasıydı. Belki geleneksel olarak, o da atalarından gelen bir halk partililik taşıyor. Namaza, camiye düşkünlüğü onu birçok halk partiliden ayırıyor. Ona farklı bir vizyon çiziyordu. Belli ki eski adalet partililerle, şimdiki Ana vatan partililerle öyle kökten sürtüşmesi yoktu.  Pazarın kurulduğu çarşamba günleri dikkat ederdim. Müşterileri genelde kırsal kesimden, köyden kasabadan gelen insanlardı. Hemen her müşterisi yakından tanıyor ona Ali dayı diyorlardı. Müşterilerinin kılığına, kıyafetine, davranışlarına bakılırsa, muhafazakâr insanlardı. Oylarını genelde Anavatan Partisine verenlerdendi.

 

Aradan yaklaşık bir ay falan geçmişti. Ali dayı yine taburesini alarak dışarıya oturdu. Ben yalnızdım. Çay yeni demlenmişti. İki bardak doldurdum. Taburemi de alarak Ali dayının yanına oturdum. Çayı eline verdim.

 

- Buyur Ali dayı. Yeni demledim.

- İyi oldu.

- E nasılsın Ali dayı.

- İyiyim yeğen. Baban yok mu?

- Yok, halı pazarında, nasıl gidiyor okumalar.

- Harika. Sana çok teşekkür ediyorum. Bu ara Kuran’ın tercümesini okuyorum. İnan ben dini yeni öğreniyorum. Namaz falan kılıyordum. Ama cahilin tekiymişim. Zaten hocaların anlattığında da bir şey yok.

- Evet, onlar genelde tarihten gelen kültürden söz ederler. Kuran’ın anlattığı dinden habersizdirler. Tarihin bir sürü geleneğini din olarak kabul ederler. Geleneklerin çoğu eski Şamanist Türklere aittir. Mesela, yatırlar, türbeler, mum yakmalar, çaput bağlamalar. Hepsi Müslümanlığa ait değil, Şamanistliğe aittir

- Gerçekten mi?

- Evet tabi. İnsanlar Kuran’dan din öğrenmiyorlar. Rastlantı olarak analarından Müslüman doğmuşlar. Tarihlerinden gelen dine İslam diyorlar. Halbuki tarihlerinden gelen dine ait yaptıklarının neredeyse yüzde doksanının İslam’la bir ilgisi yok.

- İnsanlar Kuran’ı anlayarak okusalar iyi olmaz mı?

- Nerede Ali dayı? Toplum o kadar bağnaz ki. Hele Müslüman gruplar. Ben ve birçok arkadaş Kuran’ı anlamıyla okuyalım. Meal okuyalım. Tefsir okuyalım dediğimizde kâfir, sapık ilan edildik.

- Ne yani şimdi ben de, kâfir, sapık mı oldum?

- Bilmem.

- Bilirsin, bilirsin, sen bilirsin de pek konuşmak istemiyor gibisin

 

Derken yüzüme hınzırca bir bakıyordu. Görünürde iyi bir adamdı. Ama uzun boylu konuşsak nelere takılacak bilinmezdi. Tedbirli olmakta fayda var. Nelere karşı duyarlı olduğunu bilmeden ayrıntılı konuşmamak lazımdı. Çünkü güzel başlayan diyalog bir yanlış anlamayla hemen biterdi. Her ne kadar, olgun, anlayışlı görünse de, insanların daima bir zayıf tarafı oluyordu. İşin garibi, insanlar konuşmalarımızdan hoşlanmamış, karşı çıkacak şeyleri varsa yüzümüze karşı söylemiyorlar. Kendi içlerine atarak arkamızdan konuşuyorlardı. Öyle şeyler yaşadım ki, oturmuş harika sohbetler yapmışsın. Sonra sohbet yaptığın kişiyi görüyorsun sana mesafe koymuş. Hatta, bakıyorsun yolda seni görünce hemen sağa sola saparak yol değiştiriyor. Karşı karşıya geldiğinde soruyorsun “ne var?  Ne oldu? Eski samimiyetin yok, benden tin tin kaçıyor gibisin” dediğimizde, yemin billâh böyle bir şey yok diyor. Üstelik bu sözden dolayı da darıldığını söylüyor. Aslında zaten dargın da, bunu bahane ediyordu. Bu tür tecrübeler hayatımda çoktu. Bu nedenle şimdilik Ali dayı ile derinliğine sohbetlere katılmak istemedim.

 

- Ali dayı sen iyisi verdiklerimi oku. Sonra bolca konuşuruz.

- Hadi öyle olsun bakalım.

 

Ali dayı ile konuşurken babam geldi. Babam orta boylu, hafif sarışın biriydi. Elli sekiz yaşındaydı ama çok dinç görünüyordu. Ayağa kalkıp babama oturduğum tabureyi verdim. “Otur baba sana bir çay getireyim. Ali dayı bir tane daha içer misin?” “İçerim yeğen çay güzel olmuş” Onlara çay götürdüm. Onlarla birlikte oturmadım. Babamla, Ali dayı oradan buradan konuşmaya başladılar. Biraz çalıştıktan sonra dışarıya çıktım. Baba ben gidiyorum. Bir arkadaşa uğrayacağım. Semaverde çay var. İsterseniz içersiniz. “Tamam oğlum”

 

On beş gün sonra, cami tarafından geliyordum. Ali dayı yazıhanesine oturmuş kitap okuyordu. Okumaya iyi dalmış, beni görmemişti. “Selamünaleyküm Ali dayı” Sesimi duyunca kafasını kaldırdı. Gayet neşeli bir şekilde “Aleykümselâm yeğen, gel gel sana bir şey anlatacağım” “Hava çok sıcak dışarıda otursak. Hem ben bir çay koyayım” “Tamam geliyorum”

 

Dükkânımız kapalıydı. Herhalde babam yine halı pazarında geziyordu. Dükkânı açıp, semavere su koyup fişini taktım. İki tabure alarak dışarıya çıktım. Ali dayı da okumayı bırakmış dışarıya çıkmıştı. O da iki tabure getirmiş. Tabureleri görünce ben elimdekileri içeriye götürdüm. Hava bugün inadına sıcaktı. Gerçi güney tarafından hafif bir rüzgâr vardı ama neredeyse hiçbir etkisi yoktu. Ali dayının yanına gelip oturur oturmaz Ali dayı söze başladı.

 

- Ne oldu biliyor musun?

- Hayır, Ali dayı nereden bileyim. Anlatacaksın ki bileceğim.

- Ulan lafın gelişi işte. Tabi anlatınca bileceksin. Son durumu mu anlatayım. Yoksa işin başından mı?

- Bence başından anlat. Daha iyi olur.

- Tamam, ama uzun olur.

- Olsun! Başından daha iyi olur.

 

Bu ara semaverden kaynama sesi geldi. “Dur ben bir çayı demleyeyim. Ondan sonra başlayalım” “Tamam” İçeriye girdim, bolca çay demledim. Zira her an gelenler olabilirdi. Çay yaz günü harareti gideren en güzel içecekti. Her zaman hayret etmişimdir, niye böyle? Su içiyorsun terle çıkıp gidiyor. İyice susuyorsun. Soğuk içiyorsun ilk anda iyi geliyor ama biraz sonra bir şey kalmıyor. Ama çay öyle değil. Hem sıcağın hararetini kesiyor. Hem susuzluğu kesiyor. Sıcakta sıcak çay nedense iyi geliyor. Gerçi çay kış günleri de iyi oluyor. Buz kesen havalarda sıcacık çay ne güzel olur. Her neyse biz çayı çok seviyoruz. Çayı demleyip Ali dayının yanına geldim. Demlenen çay on dakikada ancak otururdu. Oturmamış çiğ çayı da hiç sevmem. Ben gelince Ali dayı söze başladı;

 

- Biliyorsun camiye gidiyorum.

- Evet.

- Geçenlerde camiye yeni birisi geldi. Uzun boylu, ince zayıf kuru biri. Cemaatten tanıyanlar var. Ona hacıağa diyorlar. Buralardan yeni dükkân tutmuş. Tuhafiye işleri yapıyormuş. Mehmet ağa diyorlar. Tanıyor musun?

- Hayır. Biliyorsun pek camiye gelmem.

- Bilirim gelmezsin. Sahi niye gelmiyorsun? Sırası gelmişken sorayım. Uzun zamandır aklımdaydı.

- Orasını boş ver. Sen anlatmak istediğini anlat. Cami meselesini sonra konuşuruz.

- Tamam. Birkaç hafta önce Mehmet Ağa yanıma gelip, “hacı bu şapkayla camiye gelme” dedi. Seslenmedim. Yüzüne öylece baktım. Tanımadığım bir insan. Ne söyleyeyim ki? Caminin hocası var. Müezzini var. Diğer insanlar var. Aylardır camiye şapkayla gidiyorum kimse bir şey söylemedi. Daha yeni tanıdığım adam şapkama laf atıyor.

 

Genelde halk partililerin giydiği şapkanın (kepin) önünde siperliği vardı. Bazı hocalar, hacılar siperlikli şapkaların Müslümanlar tarafından giyilmemesi gerektiğini söylüyordu. Zira Müslüman namaz kılarken siperlik secde etmesine engel olurmuş. Bazıları namaz kılarken, şapkanın siperliğini kafasının arkasına çevirir. Bazıları da namaz kılarken çıkarır. Ama işin özünde, geleneksel, halk partisine oy vermeyen muhafazakâr Müslümanlar, halk partililerin giydikleri şapkaya gâvur şapkası diyerek karşı çıkarlar. Kırsal bölgelerde köylüler başlarına takke giyerler. Koyu dindar olan köylerde hala sarık takanlar vardır. Aslında işin en garibi, şapkaya karşı çıkanlar, Fransız pantolonunu, Fransız ceketini giyerler. Pantolon ki, tamamen ismiyle birlikte Fransa’dan ülkemize gelmiştir. Zira pantolon Fransızcadır. Günümüzün muhafazakâr Müslüman’ı, başında Çin’de üretilip Müslüman dünyasına yayılan namaz takkesi, kıçında Fransız pantolonu ve ceketi ile dindarlık yapar. Sonra şapkaya karşı çıkarlar. Niye diye sorduğunda, bu şapka gâvur şapkası derler. Ama pantolona, cekete gavur pantolonu, gavur ceketi demezler. Çin’den gelen takkeleri bir güzel giyerler. Bilgisizliğin getirdiği bu tür garip davranışlar ne yazık ki, cehalet ve dindarlık arttıkça çoğalır.

 

- E Ali dayı sonra…

- Hacı Mehmet ağa uyarılarını sıklaştırdı. İçimden ya sabır çekiyorum. Bilmediğim insanı da kırmak istemiyorum. Bir gün hacı boş ver. Bir şey denecekse caminin hocası der. Burada onun hükmü geçiyor. Bugüne kadar caminin hocası şapkama karışmadı. Şapkayla buraya gelme demedi. Müezzin de demedi. Sen niye karışıyorsun? Bana “onlar cahil, dini konuları pek bilmezler” demez mi? Ona hadi git işine dedim. Hoca bilmiyor da sen mi biliyorsun diye çıkıştım. Neyse birkaç gün sonra, ikindi namazından sonra dükkâna gelmiştim. İçeride kuran okuyorum. Bizim hacı beş dakika sonra dükkânımın önünden geçerken selam verdi. Selamını aldım. Başımda hacının ifrit olduğu şapka, Kuran meali okuyorum. Hacı bir şey alacakmış gibi içeriye girdi. Bakliyatlara bakarken okuduğum Kuran’ı gördü. Sanki delirmiş gibiydi. Sinirinden nefesi sıklaşmış, bana hışımla bakarak yaklaştı. “Hacı, hacı, bu şapkayla bu kuran okunmaz. Delirdin mi sen? Camiye bu gavur şapkasıyla geldiğin yetmezmiş gibi, bir de utanmadan Kuran mı okuyorsun?” dedi.

- Allah, Allah, e ne yaptın Ali dayı?

- Hiç ne yapacağım. Artık yeter demenin sırası gelmişti. Yaptığı harekete çok kızmıştım yaptığına ama sakinleşmeye çalıştım. Ona, bak hacı, seni tanımam etmem. İkide bir bana çatıp duruyorsun. Sesimi çıkarmıyor bir şey demiyorum. Belki susar diyorum. Karışmaz diyorum. Ama ne yazık ki durmuyorsun. Şimdi beni iyi dinle. Bu Kuran Allah’ın kitabı değil mi? “Evet” diye başını salladı. Bu kitap dinimizin kitabı değil mi? “Evet” diye başını salladı. Ben senin kadar din konusunda bilgili değilim. Kuran’ı yeni okuyorum. Sen okudun mu? “Hayır” diye cevap verdi. Bak, yarısını okudum Kuran’ın, okuduğum yarısında, beni bu şapkayla okuma demedi. Bana müsaade et. Diğer yarısını da okuyup bitireyim. Eğer diğer yarısında beni bu şapkayla okuma, camiye bu şapkayla gitme derse, vallahi bu şapkayı yakarım. Ama yok hiçbir şey demezse, senin canına okurum. Yetti artık cahilce söylediğin sözler. Ben hiç olmazsa dinimi öğrenmek için okuyorum. Ya sen, bu kadar dine düşkün olduğunu söylüyorsun ama daha Kuran’ı okumamışsın. Kuran okumadan önce cahilce konuşup duruyordum. Şimdi susmasını öğrendim. Sende sus. Okumam bitince ben seni bulurum. Sana haddini bildiririm dedim. İyi etmiş miyim?

 

Kahkahayı koyuverdim. Ali Dayı çok iyi etmişti. Cahil densiz iyi haddini bildirmişti. “Dur çay oturmuştur. İki bardak koyup geleyim.” Çayı koyup Ali dayıya verdim.

 

- E Ali dayı, ne yaptı hacı?

- Ne yapsın tıs yok. Çıkıp gitti.

- Peki, camide bir daha görmedi mi seni?

- Görmez olur mu? Beni görünce tun tun kaçıyor.

- Yani sana bir daha karışmıyor.

- Evet karışmıyor. Benden tırstı.

- Senin hakkında kararını vermiştir.

- Ne kararı?

- Ya sapık, ya kâfir demiştir.

- Yok canım der mi?

- Hem de nasıl. Cehalet kolay hüküm verdirir. Cahiller hüküm verirken ardını sonunu hiç düşünmez. Ancak bilenler hüküm verirken zorlanır. Zira bilmek sorumluluk taşımaktır. Cehaletin ne sorumluluğu olsun ki?

- Doğru söylüyorsun be yeğen. Vallahi ne diyeyim. Bende anlamıyla Kuran okumaya başlayınca susmayı öğrendim. Şimdi düşünüyorum da eskiden olur olmaz çok konuşuyordum.

- Hepimiz aynıydık be Ali dayı. Cehalet diz boyuydu. Osmanlının son döneminde, balkan, birinci dünya, istiklal savaşı derken toplum savaşmaktan kendini geliştiremedi. Cumhuriyet kurulunca da batıya yönelip dini arka plana attık. E o zaman bu millet nereden öğrenecek dini. Din bir sürü cahilin eline düştü. Devlet; devlet olup sahip çıksaydı milletine, dinine, değerlerine iyi olmaz mıydı? Aksine sahip çıkacağı yerde, cehalete karşıyız diye, batıya yaranmak için her türlü din dışı şeyi yaptı. Üstelik dine karşı çıktı. Dindarları karşısına aldı. Onlara yol göstereceğine, diniyle, diyanetiyle, düşünceleriyle alay etti. Gençleri ise tamamen din dışı yetiştirmek için çaba gösterdi. Halk dinine sahip çıkmak isteyince, onun bunun eline düştü.

- Doğru dersin be yeğen. Doğru dersin.

- Doğru derim de, Kuran’a göre Müslüman olmak isteyen insanların işi çok zor. Bir taraftan devlet insanların Kuran’ı öğrenmesini istemiyor. Diğer taraftan bir sürü cahil cühela, halkın Kuran’ı öğrenip doğru dürüst Müslüman olmasını istemiyor. Zira her ikisi de gerçeklerden korkuyor. Çünkü insanlar Kuran’ı öğrenirse, gerçek, yalansız, riyasız insan olacak. İnsanlar yalansız, riyasız, gerçekler üzerinde olursa, devleti yönetenler nasıl soyup soğana çevirecek? İnsanların cehaletinden yararlanıp din istismarı yapanlar nasıl onların sırtından çıkar sağlayacak? Onlar okumuş, bilen insanları kandırabilirler mi? Mesela beni, seni kandırabilirler mi?

- Valla yeğen tam on ikiden vurdun. Asla beni kandıramazlar.

- O zaman, her ikisinin de düşmanıyız biz. Hem devletin, hem din istismarı yapan cahillerin. Devlet siz şeraitçisiniz diye dışlıyor, karşısına alıyor. Cahiller sapık kâfir ilan ediyor. İki arada bir deredeyiz yani.

- Hep böyle gitmez be yeğen. Gün ola harman ola.

- Gitmez Ali dayı da, gerçeklerin insanlar tarafından öğrenildiği zamanı biz görür müyüz bilmem.

- İnşallah görürüz be yeğen,

- İnşallah Ali dayı, İnşallah!

- Çay güzelmiş yeğen. Ben bir bardak daha alayım. Gidip Allah’ın kitabını okuyayım. Artık cahil kalmaya tahammülüm yok.

- Tamam, Ali dayı…

 

Ali dayıya bir bardak çay verdim. Çayı alarak dükkânına Kuran okumak için giderken, “Ali dayı, çay çok bitince haber ver tekrar koyayım” “Yok be yeğen bu yeter. Sağ olasın”

.

 

 

Son Güncelleme (Pazartesi, 19 Aralık 2011 09:26)

 

Degerli Yazarimiz MEHMET ÇOBAN Bu tarihten itibaren bizimle beraberdir: Cumartesi, 16 Ocak 2010.

Yazarin Diger Yazilari

Yorumlar 

 
0 #1 ŞAPKA 2014-06-25 17:17
Hocɑm sizi tebriҝ еderim.. Gerçеkten tasarımıyla
ve içeriğiylе orijinal bіr siteniz mevcut.


Paylaşımlarınız ın devamını diliyorum. Bu devirde böylе faуdalı paylaşımlar edinebilmek cidden zοr.

Teκtar teşekҡür ediyorum ve sizi siteme ziyɑrete (http://emlakfırsatları.com) çağrı ediyorum.
Esen kalın.

my site: kentsel dönüşüm: http://daniel727le[.........]pblog.ne[.........]svine.com/_ne[.........]s/2014/06/11/24268514-emlak-haberleri-nerede-okunur
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Site Dili / Language
İstediğiniz dile çeviriniz

language you want to turn the

Üye Girişi
Ziyaretçi Sayısı
Bugün934
Dün1626
Tüm Zamanlar4409132
Kimler Çevrimiçi
Şu anda 70 konuk çevrimiçi
İstatistikler
Üyeler : 2925
İçerik : 1504
Web Bağlantıları : 26
Ziyaretçi Anketi
Gönül Sitesini Dünyanın neresinden İzliyorsunuz?