• İnternet Dünyasına Açılan Sevgi Penceresi
  • İnternet Dünyasına Açılan Sevgi Penceresi
  • İnternet Dünyasına Açılan Sevgi Penceresi
Kitap Okuma Anketi
Kitap Okuyor musunuz?
 
Yasal Uyarı
Bu sitede yayınlanan bütün eserlerin çoğaltılması, izinsiz olarak bestelenmesi yasaktır! Buna uymayanlar hakkında, 5846 ve 411 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, 3257 sayılı Sinema ve Muzik Eserleri Kanunu Hükümleri gereğince hukuki işlem yapılacaktır. Sitede yayınlanan şiir, yazı ve hikayelerin telif hakları sahiplerine aittir. Ancak Naci Gümüş imzalı yazı, şiir ve hikâyeler; isim anılması, kaynak gösterilmesi şartıyla alıntılanabilir.
Twitter'den Takip
Sitemizi Mavi Kuş'u tıklayarak Twitter'da paylaşın.
Site İçi Arama

PostHeaderIcon Edep ve Tenkit

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 9
ZayıfEn iyi 
Yazarlarımız - Makaleleri
Mahir ADIBEŞIşığa koşan arılar
 
“Bir gurup arıyla sineği bir şişeye koymuşlar. Şişenin taban tarafını ışığa doğru, açık olan ağız kısmını da karanlığa doğru yerleştirmişler. Arıların hepsi ışık olan tarafa doğru üşüşmüş ama şişenin tabanı cam, bir türlü çıkmayı başaramamışlar. Bu arada sinekler, şişenin ağzına doluşmuşlar ve karanlıkta dışarı çıkıp kaybolmuşlar. Ağzı açık olan şişeden karanlık tarafa doğru tek bir arı bile gelmemiş. Camın önünde ışığa doğru çabalarına devam etmişler. Zamanla bitap düşmelerine rağmen mücadelelerinden vazgeçmemişler.”

Bu durum karşısında insanın aklına hemen arıların akılsızca davrandıkları geliyor. Arıların ne kadar akıllı varlıklar olduğunu biliyoruz. Sinekler ise malum. Arılar ne kadar temizse, sinekler de o kadar pis. Nerede pislik bulsa konar.

Düşündüm... Işığa doğru yürüyenlerin önünde her zaman engeller olacaktır. Onlar, engellere rağmen ışıktan vazgeçmezler. Önlerinde ne tür engel olursa olsun, çabalarını sürdürürler ve bu uğurda da ölene kadar mücadele ederler. Bunu yaptıran; yürek, azim, sevgi, ilkeler, dürüstlüktür. Kendine saygı, yaşadığı topluma saygıdır. Sinekler, karanlıkta sıvışıp kaçarlar, karanlığa yürürler. Karanlık düşüncelerdir. Şişenin ağzının karanlığa bakmasının onlarca hiç bir önemi yok. Sinsi, ilkesiz, yüreksiz, korkak varlıklar. Sadece kendi hayatları söz konusudur. Bazı insanlarda sinekler gibidir; nerede yemek varsa, nerede rahat yaşayacaklarsa, nerede çok para kazanacaklarsa, çıkarları neredeyse oraya giderler. Onlar için açık kapıların karanlık olması önemli değildir. Arıyı kovalamak isterseniz, savaşır. Engellere aldırmaz. Amacı sadece ışığa ulaşmaktır. İğnesini sapladığında öleceğini bilerek savaşır ve değerleri için ölür. Ama sinekler kaçarlar. Sonra yılışık yılışık tekrar kovaladığınız yere dönerler. Yemeklerinize, kollarınızın üstüne tünerler. Pis ayaklarıyla yaşadığımız her yeri çiğnerler. Arılar yumurtalarını yalnızca kovanlarına bırakırlar. Oysa sinekler her yere yumurtlar, her yerde ürerler. Onlar için yumurtalarını bırakacakları yerin bile hiç önemi yok.

Engellere rağmen ışığa yürüyenler, ışığa ulaşmak için çabalayanlar, ışık saçanlar arılardır.
Işık arıların hedefi pislik ise sineklerin...
 
Anamın duası
 
“Allah’ım şu çocuklara biraz ilim- irfan, akıl- fikir ihsan et,” diye anamın duasını tekrarladım. Anam benim için hep böyle dua ederdi, işe-sapa gelmez işler yaptığım zaman. Elbette onlar da ilim irfan istemişlerdir. Kim ‘ben akılsız, bilgisiz olmak istiyorum,’ diye dua eder ki? Allah da esirgememiş akıl vermiş, var ilimi de sen bul. Görünüme bakıyorum kıpırdama yok. Tabi ki olmayacak! Yanlış seçim yapmışlar. Onun için bizim çocuklar başladıkları yerde kalakalmışlar. İlim isteyip ilim bulacak yola da giremeyince “ilim” diye saçmalıklarla uğraşıp duruyorlar. Çizik üstüne çizik koyan yok. Yanlışta tırmanıp durmuşlar, vesselam.

“Her aydınlığı yangın sanıp söndürmeye koşan zavallı insanlarım: Karanlığa o kadar alışmışsınız ki yıldızlar bile rahatsız ediyor sizi! Düşüncenin kuduz köpek gibi kovalandığı bu ülkede, düşünce adamı nasıl çıkar?”
Cemil Meriç “Jurnal”ında: "Her büyük adam kucağında yaşadığı cemiyetin üvey evladıdır. Zira o, yarın ki veya dünkü veya ötelerdeki bir cemiyetin çocuğu, kendi cemiyetinin değil... Kaderimizi çizen cemiyet; fakat ona ırzımızı teslim ettiğimiz anda erimişizdir, denizdeki herhangi bir dalgayız." Bu düşünce elbet cemiyet açısından doğru. İlkel cemiyetler kendi çıkarlarını her zaman kişi çıkarlarının üstünde tutar. Kayan yıldız fark edilir. Fakat bir de cemiyetlerin içinde kendini büyük adam sanıp kendine yer arayanlar var. Maalesef bu durumda da çok insan yok değil. Eee çoğun içinde biri aran dur. “Yıldızları söndürmüş fırtına...” derken filozof ne kadar haklıymış meğer. Artık gündüzler de puslu dumanlı.
İnsanların, acımaya, sevmeye, hürriyetle dolu bir hayat sürmeye hakları vardır. Yalnız dünya böyle durdukça rahat etmek, bahtiyar olmak kimsenin hakkı değildir. Çehov hikâyelerinde; dünyanın aşağılıklarla, bayağılıklarla dolu olduğunu, bunlar durdukça hiçbir namuslu insanın rahat yaşamaya hakkı olmadığını hatırlatmaktadır.
 
Mukaddes insan
 
“Aydın olmak için önce insan olmak lazım. İnsan mukaddesi olandır. İnsan hırlaşmaz, konuşur, maruz kalmaz, seçer. Aydın kendi kafasıyla düşünen, kendi gönlüyle hisseden kişi. Aydını yapan: uyanık bir şuur, tetikte bir dikkat ve hakikatin bütününü kucaklamaya çalışan bir tecessüs.”
 
Modası geçmiş, kravatlı “yazarlık” payeleri birkaç aciz insanla sohbete yararken –özellikle karşı cinslerle- bu iğdiş keyfinin uzun sürmesinin mümkün olması fersiz gözlerle o ışıl ışıl derinlikte ilhamı artık yakalamaları gerektiğine inanıyorum. Yoksa bu sahte muhabbet tez tükenecek.
 
Aksi taktirde ölmeden önce zahmet edip o yazdıkları saçmalıkları yaksalar da geride kalanlara zahmet olmasa. Zaten öldükten sonra esâmesi bile okunmayacak. Yakmak er kışı işi. Hiç değilse geride kalanlara üzüntü kaynağı olmaz, marazlılar gibi. Vallahi ben söylediklerime inanıyorum. Sizin de inanmanız için ölümünüzü mü beklemeniz gerek, sizden öncekilere baksanıza. “Benden sonra tufan,” bencil ve çaresiz bir söz.
 
Entelektüel çukur
 
Her hırçın, eleştiri, tenkit, tahlil v.s. yazımdan sonra taktir sözleri duyarken akıllı uslu yazılarımla kimsenin ilgilenmemesine şaşırırım. İnsanlar dövenleri mi seviyorlar, övenleri mi?.
 
“İyilik” kelimesi yalnız “dini” bir kavram. Entelektüeller ve laikler pek hoşlanmazlar. Onlara göre o kelime “vahiy’e” dayanır. Akılcılık felsefe demek. Hayalcilik felsefeye düşman. “İman” kutsal olmayan terminolojide de başarı demek, çok ulvi bir kelime. Karşı görüşe göre metafizik serpinti. Kötülükler neden hep ilgi alanı oluyor? Üçüncü sayfa haberleri gibi. Yoksa cemiyet denilen şey en altla en üst arasında gidip gelen elektronlar mı?
Bakan efendi, bakanlığın asıl unsurlarından birinin meslek mensuplarının yüzüne iki buçuk saat küfredip öfkesini alamazken geri kalan üç buçuk yıl hızı kesilmeden sürdürmüş. Hem de karşısına çıkan bir kişi yok. Sonunda da aynı meslek mensuplarınca teşekkür plaketleriyle ödüllendirilmiştir, ne alkış ne alkış. Kutsal meslektaşlarım hakaret gördü, bakan plaket aldı, sekreter uzman oldu. Hepsine mübarek ola.
 
Bu konularla ilgimiz ne, derseniz, ciddiyetsiz, saygısız, ilkesiz toplumlarda kaliteli eser çıkmadığını anlatıyorum. Sağlam temeller üzerine büyük binalar kurulur.
Adama “hırsız” dedim beni sürdüler, adam yüceldi. Hırsızlığın onur verici şey olduğunu öğrenmiş olduk. Nasıl da bize yanlış öğretmişler. Dönüşüm şatafatlıydı, dış kapıda karşılandım. Artık iş iyice arsızlaştı...
 
Bürokratlar “bakanla geldik bakanla gideriz,” dediler bakanda aynısını söylemişti. “Hadi benim aslanlarım aklınıza bereket.” Donkişotluğa gerek yok, gidinde göreyim. Dil ve dudaklarınızdaki boya ha bir önceki ya da bir sonrakilerin ayakkabı boyası sizin için ne fark eder. Boya boyadır, değil mi yani. Tecrübeli ayak yalayıcıları! Bu hükümetler bu sıklıkta değiştiği müddetçe siz daha çok ayakkabı yalayacaksınız.
 
Vicdan mı?
 
Bu arada bizim roman yazarları hâlâ ahlak sınırları çerçevesinde roman yazıp konu sıkıntısı çekerken “Zengin ve Yoksul”u görmezlikten gelip Dostoyoveski’nin “Suç ve Ceza”sının vicdan azabı konusunda geçilemeyeceğini bir defa daha anlamış oldular. Eğer bizimkiler vicdanlarındakileri yazmazlarsa. Eğer vicdan varsa. Vicdanı yazmak yürek ister.
“Çıkar konuşunca vicdan susar...”
 
Mavi defter
 
Sanat düşüncenin, düşünce mukaddeslerin emrinde olmalı. Hakikat mukaddeslerin mukaddesi... Hakikat ve sevgi.
 
İbrahim Ulvi Yavuz’un “Mavi Defter”ini okuyunca yirmi dört yıl özel kalem müdürlüğü yapmasının sırrını öğrenmiş oldum. Üslubu güzel, dil iyi yalnız hatıraların yumuşak tarafını yazmış. Yani hepsini paylaştığına inanmıyorum. Bence biraz zülfüyara dokunmalıydı. Mesela sekreterlerin fonksiyonlarını... Burada anlatılanlar bilinen şeyler. Ben kapının arka tarafını görmek istiyorum. Şu günlerde satan kitapların hepsi “boynuzlatma”yla ilgili de ondan. Ulvi Yavuz’un kitabı okunmalı; işte ahlak sınırlarında hatıra böyle yazılır diye. Özellikle emekliler için tatil kitabi diyebiliriz. Hâlbuki biraz sert, usturuplu, yutkunmadan yazsaydı bu kitap yılın hatıra kitabı olmaması için hiçbir sebep yoktu. Söven kazanıyor üstadım. İnsanların biraz uykusunu kaçırmak gerekir. Bu kitabın satışı kesin. İçinde ismi geçenler alsa yeter. Eksikte olsa gri bir dönemin tarihi yazılmış. Teşekkürler sevgili dostuma. Yakın tarihin en iyi hatırası inan ki.
 
Kötü arayış
 
Anadolu’da bir sürü edebiyat, kültür, sanat dergileri çıktı. Elbet kültür adına sevindirici. Hepsi hizmet ediyor. Halis niyetli. Böylece bizim şair olmayanların şiirleri, yazar olmayanların yazıları da yayınlanacak yer buldu. Bu arada bizde çıkıp rahatça ve ukalaca “Allah aşkına bırakın yazmayı,” deme fırsatını bulabileceğiz. Halbuki size ne, bırakında bu garipler hayalleriyle yaşasın. Neden vuramadığınız taşın büyüğünü kapıyorsunuz? Hani şimdiye kadar eleştiri yapamıyordunuz. Yazmaya devam edin çünkü bu ukalalar zamanında daha kötüydüler.
İster ilâhi olsun ister batını, bazı geceler kutsanmıştır, sebebi korku. Gecelerin ayrı dini olsaydı insanlar ikilem yaşayacaktı. O zaman eski mezar kalıntıları arasında ne toplantılar düzenlenecekti, “dinler arası diyalog.”
“Ebedi ve ilahi hakikattir... güneş doğunca yıldızlar söner...”
 
Hangi köprü?
 
Yazarlarımız, bizim Y. Erdoğan sevgili dostum gibi okumadan yazmayı sevdikleri için birbirlerini methedip duruyorlar. Aman Allah’ım bir kenardan dinleyeceksiniz. Suya sabuna dokunan yok. Evrensel olan güzellikleri sıralıyorlar. Farklı bir şey yok. Ta ki romandan şiir diye bahsedene kadar. Burak kardeşimin “Vuslat Köprüsü”nü bana okumam için vermesindeki cesaretini tebrik etmemek elde değil. Yinede körfez savaşı hakkında saatlik haberler olduğunu söyleyebilirim. Zaten o kitapta en az roman var; on beş-yirmi sayfa kadar. Herkese tavsiye edilir. Haberleri atlayınca kısa zamanda okunup bitiriliyor.
 
Derin bir iç çekiş
 
Eskiler çok mu okuyordu diyeceksiniz. Onların da okumayı sevmediklerini rahatlıkla söyleyebilirim. Ama hiç değilse birbirlerinin yazılarını okuyorlardı. O da bol bol hakaret edip eleştirmek için. “Bende senin...” diye başlar beriki. Diğeri de okuyup karşılık verecek ya... Her yazıdan sonra çıngar çıktığını o zamanki yazılarından anlıyoruz. “Üstadım onların kavgaları ölene kadar bitmedi...” Dedikleri şunun bunun kavgaları. Şimdikiler ise yakınlarının yazılarını bile okumuyorlar. En yakın arkadaşım geçen gün benim hikâye kitabım hakkında uzun uzun şiirlerimin kalitesinden bahsetti. Tabi ki ben de dinledim. Hoşuma gitti mi dersiniz? Doğrusu bilmiyorum pek ilgimi çekmemişti. Bari okusalar da incitmek için okusalar.
Bir zamanlar da en fazla hâkimler okurlarmış; Kuvayı Milliyecileri mahkûm etmek için, hâlâ öyle ya. Rahmetli O.Y. Serdengeçti her yazısından sonra aylarca mahpusta yatarmış, onun için dergisi her yıl bir sayı çıkabilmiş, En iyi okuyucuları Marksist devlet görevlileri. N. F. Kısakürek’i sürekli göz hapsinde tutulması da cabası. Batıda farklı mı? Bunların ikisi arasındaki fark asillerle köylüler arasındaki fark kadar. Biri usturuplu vuruyor diğeri dosdoğru. Keşke Burjuva gibi koruyucumuz olsaydı.
İsterim ki benim ülkemde de insanlar insan gibi ölsün...
 
Dante
 
Dante, “İlahî Komedya”sı hiç kuşkusuz Rönesans'ın kapılarını aralamıştır. Karşılıksız aşkı Beatrice için yazılan bu destan hem aşkı ve insanı, hem geçmişi, hem kendi güncelliğini anlatıyor ve geleceğe uzanan bir sentez oluşturuyordu.
Eser İtalyanca yazılmıştır. Dönemin egemenleri halk dili olan İtalyanca’yı aşağılıyor, Latince’yi kullanıyordu. Dante böylece yüzünü topluma dönmüş ve geleceği kendi toplumuyla beraber kurgulamıştır. O dönemde İtalya'da siyasi birlik yoktu. Her şehir bağımsız görünse de aslında Kiliseye bağlıydı. Floransalı Dante de Kiliseye bağımlı olmayı savunan Karalara karşı, bağımsızlıkçı Beyazlardan yana saf tutmuştu. Bu uğurda sürgüne gönderildi ve düşüncelerinden taviz vermediği için bir daha şehrine dönemedi.
Sanatçının duruşu bu. Ölümden korkanlar ölümsüz eser yaratamazlar. Hiç kimse gor’una götürmek için çalışmaz, sanat insan içindir.
 
Yol ayrımı
 
Marksistler hatalı! Birden kapitalist olup çıktılar. Hani büyük devrimcilerdi? Onların ido’su incir çekirdeğini doldurmazmış. Ne büyük devrimler kaldı ne de devrimciler.
 
O büyük “ülkü” davasında da meğerki defolar oluşmuşta bizim haberimiz yok. Binlerce yıla hükmetmek için inşa edilen Türk Milliyetçilik davası = ülkücülük= son yüz yıla değil de son on yıla bile ayak uyduramadı! En büyük eksikliği kültür adamı yetiştirememesi mi dersiniz?. Kendini Turancı sanan bir sürü kültürsüz insan. Oturan boğalarla, gezen kurtlarla bu iş olamayacağı anlaşıldı. İçerisinden kalem çıkaramaması, sanatçı yetiştirememesi daha neler neler... Eee Olcay Yazıcı haklı, “eylülün kırdığı gül” galiba yol ayrımında. Birisi yanlış yola girdi ama bakalım hangisi. Sabah olunca anlaşılır.
Bu gördüklerim rüya olsun diye dua ediyorum...
Beğenmediğimiz kimseler bize milli duygu, kültür, gelenek dersi veriyor. Bu ayıp bize yeter. Eğer bu devrim niteliğinde yıkılmalardan eser çıkaramıyorsak İstanbul kenar mahalle romanlarını daha bir süre okumaya çalışacağız anlamına gelir. Sözler unutulur eserler kalır. Adam olmalı adam...
Tarih olmak için yazmalı.
 
His
 
“Ali’yi arasam” diyorum telefon çalıyor. Arayan Ali! “ Milletvekili Şaban beyi kaç gündür göremedim” diyorum, odacı kapıyı açıp, “Efendim Şaban bey geldi!” diyor. Kuru fasulye canım çekse hem tabldotta hem de o gün evde kuru fasulye pişmiş oluyor. Gece yarısı, “buralarda hiç köpek yok mu?” diye aklımdan geçirsem. Evin önünde acı acı havlayan bir köpek sesi. Hayırdır inşallah! Bu böyle. Bir değil, iki değil, beş değil, on beş değil yüzlerce tekrarlandı. Ama binlerce aklımdan başbakan olmak geçmesine rağmen bir defa tutmadı. Şu ülkenin rahatı, selameti için düşünüp dururum. Öğrenciyken param bitince hapis yatmam da cabası.
 
Hayallerim beni hiç aldatmadı. Onların mimarı benim aklım. Hiç değilse kendisine saygısı var.
 
Düşünce
 
Nasıl geldik yeni bin yıla? “Canavarlarla dolu bir ormandayız. Yolumuzu hayaletler kesiyor. Tanımadığımız bir dünya bu. İthal malı mefhumların kaypak ve karanlık dünyası. Gerçek, kelimelerin arkasında kayboluyor. Ne güzel tarif; ‘gerici’: Bir toplumun gelişmesini sağlayacak hiçbir yeniliği istemeyen, her yönüyle eskiyi özleyen ve eski düzeni getirmeye çalışan. Tarifin tek kusuru bu ucûbenin hangi çağda, hangi ülkede yaşadığını söylememesi. Murdar bir hâl’den muhteşem bir maziye kanatlanmak gericilikse, her namuslu insan gericidir. Dördüncü Murad’a, Süleyman devrine dön! diye haykıran Koçi Bey, Reşit Paşa’ya kadar Osmanlı Devleti’nin bütün ıslahatçıları gerici. Dante, yaşadığı çağdan iğrenir. Balzac eserini iki ezelî hakikatın ışığında yazar: Kilise ve krallık. Dostoyevski maziye âşık. Dante gerici, Balzac gerici, Dostoyevski gerici... gerici, ilerici... Düşünce hürriyeti bu mülevves kelimelerin esaretinden kurtulmakla başlar, düşünce hürriyeti ve düşünce namusu.” Yarın ya varsın ya yoksun, çekinme söyle söyleyebileceklerini.
 
Biraz gayret
 
“Yağmurdan Sonra” Ahmet Kekeç’in romanı. Daha doğrusu yazdığı roman. Tuzla Belediyesi 2000 yılı roman yarışması birincisi. Metin Savaş’ın “Efendi Dayının Kozalakları” da öyle. Yani anlayacağın ikisi bir ödülü paylaşmış. Zaten tek başına birinin alması mümkün görülmüyor. İkisinde de zorlama ve tereddüt var. Bence ikisi de sonuca varamamış. Aceleye gelmiş gibiler. Nihayet iki ayrı plaket birkaç kuruşta para ödülü almışlardır. Belki de plaketi aldıktan sonra para almasak da olur deyip kahramanca çekip gitmişlerdir. Nereden biliyorsun diyeceksiniz? Bunlar bizim uşaklar, bilirim. –Laf aramızda ben de öyle yapmıştım.- İkisinin de konuları yakın, düşünceleri benzer. Vasatın üzerinde iki eser. Konudan çok Türkçe’de hata yaparız korkusuyla yazılmış iki roman. Kurguyu önce düşünseydiler daha heyecanlı eserler ortaya çıkardı. Tutuk ve çekingenler. Atı alan Üsküdar’ı geçiyor ağam. Biraz cesaret, biraz cesaret...
 
Romanda olayların gerçek ya da hayal olup olmaması çok önemli değil. Yalnız olayları okuyucuya gerçek gibi okutturabilmek önemli olan. İşte sanatçının ustalığı burada. Masal da bir ustalık ister, yazılmamış ama söylenmiş.

Ah nerede o eski ustalar...

Son Güncelleme (Perşembe, 23 Şubat 2012 10:09)

 

Degerli Yazarimiz Mahir ADIBEŞ Bu tarihten itibaren bizimle beraberdir: Pazartesi, 05 Aralık 2011.

Yazarin Diger Yazilari

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Site Dili / Language
İstediğiniz dile çeviriniz

language you want to turn the

Üye Girişi
Ziyaretçi Sayısı
Bugün1149
Dün4918
Tüm Zamanlar3774265
Kimler Çevrimiçi
Şu anda 617 konuk çevrimiçi
İstatistikler
Üyeler : 1310
İçerik : 1480
Web Bağlantıları : 26
Ziyaretçi Anketi
Gönül Sitesini Dünyanın neresinden İzliyorsunuz?