Kitap Okuma Anketi
Kitap Okuyor musunuz?
 
Yasal Uyarı
Bu sitede yayınlanan bütün eserlerin çoğaltılması, izinsiz olarak bestelenmesi yasaktır! Buna uymayanlar hakkında, 5846 ve 411 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, 3257 sayılı Sinema ve Muzik Eserleri Kanunu Hükümleri gereğince hukuki işlem yapılacaktır. Sitede yayınlanan şiir, yazı ve hikayelerin telif hakları sahiplerine aittir. Ancak Naci Gümüş imzalı yazı, şiir ve hikâyeler; isim anılması, kaynak gösterilmesi şartıyla alıntılanabilir.
Site İçi Arama

PostHeaderIcon Mağaradakiler

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 6
ZayıfEn iyi 
Yazarlarımız - Makaleleri

Bu Bir Masal

 

Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, pireler berberken, develer tellalken, ben ninemin beşiğini, tıngır mıngır sallarken, az gittik, uz gittik, dere tepe düz gittik, altı ay yaz bir güz gittik, geriye dönüp baktık ki bir arpa boyu yol gitmişiz...”

Bütün masallar böyle bir tekerlemeyle başlar. İnce uzun bir yol, bitince son bulan mavi rüya, ...az gittik uz gittik...

Kültür kavramında sıfır noktası!.. Küreselleşme ve globalleşme, görünüşte eş anlamlı iki kelime. İkisi de soysuz, soğuk ve itici. Sözlük anlamlarının dışında mana yüklenmiş, arkası karanlık. Biri kişilerle ilgili yani paranın güçlüde toplanması, ikincisi kültürü yok sayan sömürme sistemi. Anlaşılan ikisi de emperyalist orijinli bir soysuzlaştırma yöntemi. Globalleşmenin hedefi, dünyanın tek hakimi kapitali belli sermaye çevrelerine toplamak. Küreselleşmeyle de milliyetleri iğdiş etmenin yolu aranıyor, kültürel alanda.

Kültür, sanat ve edebiyat evrensel olamaz hele tek tip hiç olamaz. Özenti bile kabul görmez, orijinal olmalı. Taklitler her toplumda iticidir. Onların güzelliği çeşniliğinde, farklarında, ayrılmalarında, çekişmelerinde, kıskanmalarında, rekabetlerinde, yani kabul görmelerindedir. Bir İngiliz bizim gibi aşk yaşayabilir mi, Fransız sevebilir mi, Danimarkalı düşünebilir mi, bir başkası giyebilir mi?.. Onların sözcükleri arasında bizdeki kadar saygı, sevgi, hasret var mı?.. Hangi toplumda “sana kurban olayım” diye bir sevgi cümlesi kullanılıyor? Benim sevgim bile ürkütür küreselleşme mimarlarını. O zaman neden bahsediyoruz?..

Kültür güzelliklerle doludur, insanlığın genlerini taşır, tevazu vardır. Öyle yamuk kelimeler kültür adamına uymaz. Kültür, bir noktadan insanlığa bakar, küreselleşme ise uzaklardan bir noktaya. Birbiriyle zıttır. Küreselleşme geçmişi siler kültür ise geçmişin gözüyle geleceğin projelerini hazırlar. Kültür her milletin en küçük varlık zerresine saygı duyar ve değerlendirir. Küreselleşme milliyeti yok sayar, insanlığa sürü muamelesi yapar, piçleştirir, sömürür.

Milli şairimiz, Safahat’da ne kadar güzel açıklıyor. Küreselleşmeyi tek tek heceliyor. Uyanmamız için başımıza kurşun mu yağmalı, gülle mi düşmeli?.. Dün Çanakkale’ye ne adına gelmişlerdi, bugün Irak’ta ne adına katliam yapılıyor? Var mı arasında bir fark? İşte küreselleşme bu, amaç milletleri yok saymak. Üstat M. Akif Ersoy seksen yıl önce bunu görerek ıstırap çekiyor.

"Ey cemaat, yeter Allah için olsun, uyanın...

Sesi pek korkunç öter sonra kulaklarda çanın!

Yeryüzünü yerinden oynattı yıkılırken İran...

Belki bir kıl bile ürpermedi sizden, bu ne kan!

.......

Şahadete öyle doymuş ki bu öksüz toprak

Oh, bir sıksa insan otları, kan fışkıracak!

Böyle bir yurdu elinden çıkaran aşağılık nesil

Yerin üstünde horlanır, yerin altında ise rezil!”

 

Cehennemdeki Düş

 

Herakleitos: "Savaş öncekileri köle, sonrakileri efendi kılarak bazı insanların yalnızca insan, bazılarının ise tanrı olduklarını gösterir... Savaş adildir." diyor. Bu kuramlara göre saldırıya uğradığımız bir savaş ile komşularımıza saldırdığımız savaş arasında ahlâki bir fark olamaz; mümkün olan tek fark başarılı olup olmamaktır.

Çok garip bin yıla girdik. Karanlıklarda saklı sürprizler! Demokrasi görünümü arkasında büyük bir hoşgörüsüzlük gündeme geldi. Siyaset bilimci Simon Tormey bunu şöyle belirtiyor: "Totalitarizm, senin söylediğin şeylere ya da sürdürmeyi istediğin pratiklere ben saygı duymadığım zaman ortaya çıkar... Benim cennet düşüm pekala senin cehennem düşün olabilir. Bu yüzden, bir cehennem dünyasından kaçınmak istiyorsak, her milletin, her halkın, her insanın kendi cennet düşünü takip etmesine izin vermeliyiz.”

Emperyalizm hep güler yüzünü gösterir. Kültür sömürüsü güve gibi içerden çalışır. Dil yozlaşması yerli işbirlikçisi olmadan başarılı olması imkânsızdır. Eğer başarılı olunursa bütün hainler “dil devrimcisi” olarak kahraman olurlar. Tarihi onlar yazar onun için doğruları hiç kimse öğrenemez.

Varlıkların birer var oluş prensibi var. Değiştirmeye kalkışırsan hasta olur kurur ya da başka bir şey olur. Genleriyle oynarsanız üzücü sonuçlar ortaya çıkabilir. İşte beşeriyette kültür dediğimiz mesele bu... Tek tip olan mahpushane hayatında bir tane mutlu insan gösterebilir misiniz? O zaman yıkılacak düzeni neden korumaya çalışırsınız bilmem ki. Hürriyet beyinde kazanılan bir duygudur. Milletlerin genleri kültürlerine işlenmiştir. Geçmişiyle yakından ilgisi var.

 

Kökler

 

Düşündükçe eleştirmenin, eleştiriyi ciddiye alan eleştirmenin, işinin epey güç, epey yorucu olduğu anlaşılıyor; sanırsınız ıstırap çekmek için gelmişlerdir dünyaya! Bunun için olsa gerek, şairlerimiz, hikâyecilerimiz, romancılarımız durmadan çoğalıyorlar da kendilerini eleştiriye adamış eleştirmenlerin sayısı bir türlü çoğalmıyor. Gençler akıllı; ne diye merak sarsınlar böylesine nankör bir işe!

Yazarın "dil"e verdiği emek. Bu emeğin bir sonucu olarak hikâyeler "kolay okunmazlık" özelliği kazanıveriyorlar. Evet, dile verilen emek, kısa hikâyenin kanımca en önemli özelliği olan "yoğunluğa" ulaştırıyor yazarı. Uzun cümlelerden bazı yazarlar hoşlanıyor; fakat bu hoşlanmanın kimi kazalara sebep olduğunu da söylenebilir.

Gelişme kriterleri çok farklı, ille kişi başına düşen gelir değil. Öyle olsa Suudi Arabistan çok gelişmiş olurdu. Kitap okuma oranı listesini ülkelere göre açıklanıyor. Bu listedeki yüz ülke arasında hiç Müslüman ülke yok. İngiltere’de yıl içinde çıkan roman sayısı gelişmişlik ölçütü olarak alınır. Biz bunu yıl içinde yayınlanan kitap olarak alabiliriz. İnsan yönetme sanatı, insan bilimi: Sosyoloji, felsefe hepsinin aslı mantık yani beyin işi.

 

Hikâyedekiler

 

“Aslında roman ve hikâye hiç de akraba değil. Romanın içinde çok hikâye var. Bunları nasıl dizeceğiniz de tamamen teknik bir iş. Kurgu, romanda çok öne çıkıyor. Hikâyede kurgu o kadar önemli değil. Zaten o yüzden hikâye sanatı şiir sanatıyla kan bağı daha çok olan bir sanat.” diyor Buket Uzuner. Öyle olması da gayet normal. Hikaye ile şiir Altay-Ural kaynaklı. Kurgusu, düşüncesi zamanı kendine göre ikisi de gönül işi. İkisinde de ilham var. Roman batının yazı anlayışı, kaynağı savaş ve sömürü. Kiliseyi arkasına almış bir güç. Beşiği mekanik ve korku. Hikâye ve şiirin beşiği ana kucağı, toprak kokulu, çise çise yağmurla beslenir aşk doludur aşk. Bir güzel sevdası, at kişnemesi, tabiat ve insan vardır.

Bizim hikâyemiz ozanların sazının tellerinden yankılanarak gelmiştir. Masallarımız, destanlarımız, manilerimiz, türkülerimiz gönülden gönüle, dilden dile konmuşlardır.

 

Romandakiler

 

Yabancı bir okuldan yetişmiş modern bir İstanbul kızının sevdiği adamdan bir çeşit intikam almak amacıyla da olsa Anadolu’ya geçişini ve idealist bir öğretmen olarak kendini Anadolu insanının hizmetine adamasını romantik bir havada anlatan Çalıkuşu, hem okuru zorlamayan kurgusu hem de temiz ve pürüzsüz üslûbu dolayısıyla Türkçe’nin en çok okunan klâsik romanları arasındadır. Reşat Nuri, birçok romanının ana örneğini teşkil eden Çalıkuşu’ndan sonra yazdığı roman ve hikâyelerde, zaman zaman duygusal aşkları öne çıkarmakla birlikte Anadolu’nun gerçeklerine daha çok dikkat etmiş ve bunları yer yer Atatürk devrimlerinin paralelinde çok keskin olmayan eleştirel bir bakışla sergilemiş ve bir bakıma kendisini Anadolu’daki cahillik ve gerilikle savaşmakla görevli saymıştır.

Peyami Safa’nın bazı romanları, Cumhuriyet dönemindeki benzerleriyle birlikte Tanzimat’tan sonra Ahmet Mithat’ın romanlarıyla başlayan ve Hüseyin Rahmi’yle devam eden “alafrangalık” teminin daha geniş bir çerçevede devamıdır. Bu konuyu ele alan eserlerin çoğunda dikkati çeken ortak yapı özelliği, kahramanların çoğunun belirli değerleri veya toplum kesimlerini temsil eden tipik kişilikler olması, dolayısıyla olay örgüsünün de bu zıt kişilikler arasındaki çatışmaya dayanmasıdır.

Romanlarında kişilerin iç dünyasına, psikolojisine de önem veren, hatta bazen aşırı şekilde psikolojik açıklama ve yorumlara yer veren Peyami Safa’nın 1930’da yayımlanan Dokuzuncu Hariciye Koğuşu romanı ise yeni anlatım tekniklerini denemesi açısından ayrı bir değer taşır. James Joyce, Virginia Woolf ve William Faulkner tarafından geliştirilen “Bilinç akışı romanı”nın iç monolog gibi bazı tekniklerini burada deneyen yazar, bu yolu sonraki romanlarında daha da geliştirir.

 

Yükselen Sanatlar

 

 

Demokrasi

Demokrasi elbette eşeğe semer vurma sanatı değil, hele eşekleri yönetme sanatı hiç değil. Olsa olsa eşeklerin eşekleri eşekçe yönetme sanatı olur. İşte demokrasi bu bakış açısından düşünülürse, diğer canlı toplumlarında (zayıfların feryadı) tüme varımdan iz düşümü olarak değerlendirilebilir.

 

Eşitlik İlkesi

Burada söz konusu olan çingeneler arasında sanat haline gelen hırsızlık değil. Ulu erkândan saygı değer kişilerin kaypaklaşan ortaklığından bahsediyoruz.

Emek harcamadan haksız olarak elde edilen kazançlara hırsızlık denir. Bu kazançlar (gasp, yankesicilik, çalma, rüşvet, hortomlama vs) küçük çapta ihtiyaca binaen fiiliyat buluyorsa (simit, ekmek, kuru üzüm, baklava, çökelek gibi temek gıda maddeleri) ve çalındığı seviyede tüketiliyorsa ağır ceza gerekir. Yok eğer (hortomlama, rüşvet gibi) büyük yekun teşkil ediyor ucu da miri malına dayanıp, paylaşımı eşit yapıldıktan sonra hır-gür çıkmıyorsa bu durum uyanıklık, göz açıklık, beceriklilik olarak değerlendirilir ve kamusal alanda büyük itibar kazanarak terfisi gerekir. Bu duruma karşı çıkanlar uyumsuzluk yasasına muhalefetten cezalandırılır.

 

Hır Gür

Burada kavganın yapıldığı yer mekân önemlidir. Bazı canlılar kavgayı amatör olarak sanat haline getirmişlerdir. Onların yaptığı kural dışı olduğundan bizim konumuz dışında kalmıştır. Geyiklerin özel günlerinde kıskançlık sonucu yaptıkları kavga gibi...

Bilindiği gibi iki ya da daha fazla canlının; kanun, yönetmelik, tamim çerçevesinde yaptıkları saldırılara spor denir. Kanunsuz ya da yalnız kanuna dayalı olup yönetmeliği henüz yayınlanmamış müsabakalara ise kavga denir.

Kavga yapmak ...... Ceza Kanununun ...... maddesine göre suç sayılır. İkisi de canlı toplumlarında kaçınılmaz karşılaşmalardır.

 

Laf Ola

Bilinmeyen konularda ahkâm kesmek cahilliğe girse de seçilmişlerde bu durum çok bilmişlik olarak değerlendirilir. Demokrasi gereği tarihin içinden süre gelen bu hıçkırıklar sonunda sektörleşip sanat halini almıştır. Yani yalan söyleme sanatı. Yüce halkların kutsadığı kişilerin meşrulaştırdığı yamukluk. Ağzı açık durarak tren seyretmeye benzer. Ya Rab ne tevazulu millet. Üzmemek için ne çilelere katlanıyor. Gâvura gâvur demiyor...

İlahi nizam; “güneş doğunca karanlık yok olacak” ama bu sürede daha ne sanat dalları ortaya çıkacak bir bilseniz.

 

 

Degerli Yazarimiz Mahir ADIBEŞ Bu tarihten itibaren bizimle beraberdir: Pazartesi, 05 Aralık 2011.

Yazarin Diger Yazilari

Yorumlar 

 
0 #1 RE: MağaradakilerMEHMET ÇOBAN 2012-08-13 20:35
Değişik konulara tartışma boyutu açacak zenginlikler var.

Bütünlük taşıyan anlatım çok güzel.
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Site Dili / Language
İstediğiniz dile çeviriniz

language you want to turn the

Üye Girişi
Ziyaretçi Sayısı
Bugün218
Dün1043
Tüm Zamanlar4261250
Kimler Çevrimiçi
Şu anda 179 konuk çevrimiçi
İstatistikler
Üyeler : 2429
İçerik : 1500
Web Bağlantıları : 26
Ziyaretçi Anketi
Gönül Sitesini Dünyanın neresinden İzliyorsunuz?