Kitap Okuma Anketi
Kitap Okuyor musunuz?
 
Yasal Uyarı
Bu sitede yayınlanan bütün eserlerin çoğaltılması, izinsiz olarak bestelenmesi yasaktır! Buna uymayanlar hakkında, 5846 ve 411 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, 3257 sayılı Sinema ve Muzik Eserleri Kanunu Hükümleri gereğince hukuki işlem yapılacaktır. Sitede yayınlanan şiir, yazı ve hikayelerin telif hakları sahiplerine aittir. Ancak Naci Gümüş imzalı yazı, şiir ve hikâyeler; isim anılması, kaynak gösterilmesi şartıyla alıntılanabilir.
Site İçi Arama

PostHeaderIcon KANT'IN SALT AKLININ ELEŞTİRİSİ

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 6
ZayıfEn iyi 
Yazarlarımız - Makaleleri

İlhan AKKURTImmanuel Kant 1724-1804 yılları arasında yaşamış olan aydınlanma düşünürü ve Alman felsefesinin kurucularından biridir. Çok meşhur “Saf Aklın Eleştirisi” isimli eseriyle Emprizm ve Rasyonalizm’i, dolayısıyla çağının ve çağımızın en önemli fikir akımı olan Pozitivizm’i ve bir yönüyle de insan aklını yücelten-Tanrılaştıran Materyalizmi eleştirmiştir. Kant'a göre insan bilgisi sınırlıdır. İnsan zihni, nesneleri ve olayları gerçekte oldukları şekliyle bilemez. Nesneler, zihnin imkânlarına, yapısına ve formlarına göre bilinebilir. Bunun nedeni bilginin, hem algılar tarafından alınan ham verilere, hem de kavramlara dayalı olmasıdır. Yani varlık, uzay ve zaman bizim algılarımızdan ibarettir. Hâlbuki gerçek varlık ve dünya algılarımızdan çok farklıdır ve biz bunları algılarımızla tam kavrayamayız.

Bu çalışmalar Kant’ın Bilim (Epistomoloji) felsefesi alanındaki önemli çalışmalardır. Kant’ın bundan başka bir de Ahlak (Etik) Felsefesi alanında, Batı Ahlak anlayışının temellerini teşkil eden çalışmaları vardır. Bu konudaki çalışmalarına “ÖDEV ETİĞİ” denir. Ödev Etiği, Kant’ın bu kez kendi“saf aklıyla” düşünüp geliştirdiği ve bir insanın nasıl ahlaklı olabileceği konusundaki düşünceleridir. Kant bunu yaparken Batı Düşüncesi’nin olmazsa olmazı olan “İnsan özgürlüğünün korunması” prensibi çerçevesinde düşünerek, bilinçsiz bir teslimiyete karşı çıkar ve insanın onu değil, bunu seçebilme kabiliyeti, yani özgürlüğü doğrultusunda bir ahlak anlayışını savunmuştur. Kant’a göre bir eylemin ahlaklı olması duygudan, bir çıkarımdan ve inançtan değil; sırf ödevden dolayı, yani ahlak yasasına saygıdan dolayı isteyerek yapılmışsa ahlaklıdır. Yani Kant’a göre ahlak bir toplumsal görev ve ödevdir.


Salt aklı nasıl yıktı

Yazımızın ilk bölümünde bahsettiğimiz, Kant’ın insan aklının ve bilimin sınırlarını çizdiği çalışmasına yürekten katılıyoruz. Değil mi ki insan, çevresini beş duyu ve bunların yeterli olmadığı durumlarda geliştirdiği çeşitli ölçü aletleriyle anlamaya çalışmaktadır; o halde varlıklar hakkındaki bilgilerimiz geliştirdiğimiz duyu organlarımız ve ölçü aletlerinin hassasiyeti ile sınırlıdır. Bu demektir ki, aletlerimizin hassasiyetleri geliştikçe varlıklar hakkındaki bilgilerimiz de artacak, ancak varlıkların tam bilgisine ulaşmamız hiçbir zaman mümkün olmayacaktır. Yani hiçbir zaman varlığın tam ağırlığı ve tam boyutu hakkında kesin bilgiye ulaşamayacağız. Hatta bu konuda yine ünlü bir Alman bilim adamı olan Heisenberg daha da ileri giderek, cisimlerin ontolojik farklılıklarına da dikkat çekerek Kant’ın bu iddiasını “Belirsizlik Kuralı” adıyla kuramlaştırmıştır. Ayrıca benzer sorun beş duyumuzda da vardır. Bizlerin sahip olduğu bir görme duyusu, acaba bizlere varlığı olduğu gibi gösterdiğinden emin miyiz vs.? Yani bilgimiz zaman geçtikçe gelişmesine rağmen, beş duyumuzun yansıtmasıyla sınırlıdır ve bu da hiçbir zaman gerçeğin ta kendisi olmaz. Bu anlayış Aydınlanmacılığın, Rasyonalizmin, Pozitivizmin, Materyalizmin yani Akılcılığın Tanrısını öldürmüştür. Bu anlayış, aklına ve bilime çok güvenen İnsanoğlu haddini bil bilmediklerinin yanında bildiklerin hiç demektir.


Kant’ın salt aklının ürünü

Gelelim asıl konuya ve Kant’ın “ÖDEV ETİĞİNE”. Bu anlayış ta Batı Medeniyeti üzerinde ilkinden çok daha etkili olmuştur. Her ne kadar ilk kuramı Batı İnsanı görmezden gelip, hala Tanrılık rolüne devam etmek istese de, ikinci kurama dört elle sarılmış ve Batı medeniyeti bu kuram üzerine kurulmuştur. Bugün dünyayı etkisi altına almış Batı ahlak, siyasi, hukuk kuralları ve insan hakları bu anlayış temeli üzerine kurulmuştur. Peki, gelelim şimdi ne var bunda sorusunu cevaplamaya. Hani bir kimseye zor bir anında, yardım ettiğimiz zaman, bize teşekkür ettiğinde “ - estağfurullah teşekkür edecek bir şey yok vazifemiz veya görevimiz” deriz ya işte işin sırrı burada. Şimdi lafı uzatmadan açıklayalım.

Hani batı insanı kurakcı, nazik, saygılı da olsa soğuk, resmi ve sevecen değil deriz, bencil ve egoist bir toplum deriz ya, işte işin temelinde, bize göre en önemli faktör, Kant’ın bu ahlak anlayışında yatar. Dikkat edilirse bu anlayışın temelinde insan sevgisi, acıma, dayanışma, fedakârlık gibi insanı insan yapan dostluk duyguları yoktur. Ya ne vardır? Kuru kuruya bir toplumsal kurala uyma, yani ödev ve toplumsal görev vardır. Yani bir insan diğerine bir yardımı dostluktan, komşuluktan, onu sevdiğinden ve acıdığından değil, toplumsal görev ve ödev gereği yapmalıdır. Hani sanki devletin resmi bir polis memuru gibi görev icabı insanlara yardım etmek gibi bir şey “Teşekküre gerek yok görevimiz”. Hatta bu anlayış böyle olunca insana yardımı, fedakârlığı, insanın bu halini gören diğer bir insandan ziyade devlet yapmalıdır kuralını doğurur. Zor bir durumda olan birini gören, insanlık görevi gereği ancak bir devlet kurumuna durumu bildirir. Olur ya vatandaşın zamanı boş yere harcanır, belki üzeri kirlenir, belki de başına bir iş açabilir. Tabi ki, insan bilinçsizce her şeye müdahale etsin demiyoruz, devlet kurumları bu işlere bakmasın demek istemiyoruz. Ancak görev ve vazife bilinciyle yapılan bir ahlaklı davranış sorunu devlet müdahalesine havale ediyorsa, toplum arasında gerçek sevgi ve mutluluk duygusu oluşturup bireyleri iyi günde kötü günde bir arada tutmaya yetmez. 18 yaşına kadar görev ve vazife bilinciyle yetiştirilen ve daha sonra sokağa atılan bir çocukla ailesi arasında nasıl sevgi oluşur ki? Hastanede günlerdir yatan ve bir arkadaşının kendini ziyaret etmesini bekleyen birisi kapıda bir dostunu görüp, ziyaretinden çok memnun olmasına karşılık ettiği teşekküre karşı “- Estağfurullah ne teşekkürü görevimiz ve vazifemiz. Zaten bu gün boştum canım sıkıldı kalktım geldim” karşılığını aldığında ne düşünür. Fazla laubali olmaya gerek yok araya mesafe koymalı kabilinden bir şey. Eh artık bizlere de yansımış olsa da aslında bu davranış özveri ve fedakârlıktan uzak ne kadar hayal kırıklığı doğuran resmi bir karşılık değil midir? Hâlbuki yakınlaşmanın, dostluk ve sevginin temelinde karşılıksız özverili ve fedakârca davranışlar yatar.

Psikoloji çok mu farklı?

Tabi Batı hayata ekonomiye, insan psikolojisine bakışın temelinde de benzer rekabetçi egoist anlayışlar yatmaktadır. Batının hatalarının temeli "bu özgürlük" anlayışıdır. İyi tahlil edilirse Batının özgürlük anlayışı egoizme hizmet etmektedir. Bir örnek te Psikolojiden verelim. Bakın insanın en önemli yönü olan  “kendini gerçekleştirme” konusunda Batı Pisikolojisinin yaklaşımına. Batı Pisikolojisi bu konuda insana dört soru sormakta :

—Duygularımın hiçbirinden utanmam

—Sevdiğim insanlara kızmakta kendimi özgür bırakırım

—İstenmedik sonuçlara yol açsa da duygularımı dışa vurabilirim

—Başkalarının benden beklediği şey neyse onu yaparım.

Şimdi bu testte insandan istenen ilk üçüne evet, diğerine hayır cevabı vermektir. Bu anlayışla hareket eden insan göre başarılı bir şekilde kendini gerçekleştiren insandır. Eh tabi özgür insan böyle cevap vermeli. Etrafımızdaki insanlar kızacak mı, üzülecek mi, nefret mi edecek hiç önemli değil. Böyle iki insan ne kadar medeni olursa olsun bir yuvada kaç yıl beraber yaşar siz düşünün. Bu anlayışta ki bireylerden oluşan ve milyonlarca kişinin yaşadığı metropollerde yaşayan bir insan, kaç tane gerçek dost bulabilir ve yalnızlıktan, yabancılaşmaktan kurtulup, gerçek mutluluğu nasıl yakalar siz düşünün. İki insanı bir yuvada bir arada birbirine sevgi ile bağlayıp mutlu bir hayat sürmesini sağlayamayan bir medeniyetin “İNSAN MEDENİYETİ” olması noktasında Doğudan öğreneceği çok şeyler olmalı. Tarih boyunca Doğu Medeniyeti insan nefsini ıslah edilmeyi,yani insanileştirmeyi-medenileştirmeyi ve insanı yaşatmayı esas alırken, Batı’da ise özgür kılınmayı ve ötekileştirdiği insanları köleleştirmeyi esas almıştır. Daima dünyanın efendisi olmak istemişler, Demokrasi tohumlarını atıldığı Eski Roma ve Yunan’da asıl vatandaş ve köleler olduğu gibi, bu toplumların dini anlayışlarında bile durum farklı değildi. Yahudi Dininde Yahudiler Tanrının oğlu ve seçilmiş ırktı, Hıristiyanlıkta Tanrı bunları daha doğuştan seçmişti ve biricik oğlunu bunlar için kurban vermişti. Ne diyelim böyle bencilliği meşrulaştırmış bir tarihi geçmişi olan bir toplumda yetişen ve ayrıca aklın sınırlı olduğunu söyleyen Kant’ın kendi saf aklından da böyle bencil bir ahlak anlayışı çıkması doğaldır. Akıl sadece doğal bilimlerde sınırlı değil, nasıl ki varlıkları tanımada eksik olan akıl evren hakkında söyledikleri hatalı olacaksa, çevrenin etkisiyle gelişen ayni akıl, sosyal konularda da bu etkinin tesirinde kalarak hata yapması kaçınılmazdır. Yani salt akıl sadece doğayı tanımak ta değil, her iki konuda da güvenilir rehber olmaktan uzaktır.

Son Güncelleme (Çarşamba, 01 Şubat 2012 19:59)

 

Degerli Yazarimiz İLHAN AKKURT Bu tarihten itibaren bizimle beraberdir: Cuma, 04 Haziran 2010.

Yazarin Diger Yazilari

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Site Dili / Language
İstediğiniz dile çeviriniz

language you want to turn the

Üye Girişi
Ziyaretçi Sayısı
Bugün1689
Dün2585
Tüm Zamanlar4114434
Kimler Çevrimiçi
Şu anda 43 konuk çevrimiçi
İstatistikler
Üyeler : 2238
İçerik : 1491
Web Bağlantıları : 26
Ziyaretçi Anketi
Gönül Sitesini Dünyanın neresinden İzliyorsunuz?