Kitap Okuma Anketi
Kitap Okuyor musunuz?
 
Yasal Uyarı
Bu sitede yayınlanan bütün eserlerin çoğaltılması, izinsiz olarak bestelenmesi yasaktır! Buna uymayanlar hakkında, 5846 ve 411 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, 3257 sayılı Sinema ve Muzik Eserleri Kanunu Hükümleri gereğince hukuki işlem yapılacaktır. Sitede yayınlanan şiir, yazı ve hikayelerin telif hakları sahiplerine aittir. Ancak Naci Gümüş imzalı yazı, şiir ve hikâyeler; isim anılması, kaynak gösterilmesi şartıyla alıntılanabilir.
Site İçi Arama

PostHeaderIcon GÜZELBAHÇE, HAMİDİYE (KÜÇÜKKAYA) ve İZCİLİK YILLARI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 17
ZayıfEn iyi 
Yazarlarımız - Makaleleri

   "Hayat, Hatıra ve Hayal” Albümünden

 Hamidiye Köyü
            Güzelbahçe mavi ile yeşilin buluştuğu, tarihi milattan önce VII. YY. a kadar dayanan bir yerleşim merkezi. Hamidiye (Küçükkaya) Köyünde göreve başladığım 1978’in Sonbaharında nahiye idi. Güzelbahçe hakikatten İzmir’in en güzel beldelerinden biriydi, şimdi de öyle.  Yöre tarih boyunca Pers, Yunan, Roma ve Bizans dönemlerine tanıklık etmiş, 1084 yılında Büyük Selçuklu Sultanı Melik Şah zamanında Çaka Bey tarafından ele geçirilmiş ise de daha sonra haçlılar tarafından işgal edilmiş. 1403 yılında Timurlenk tarafından alınıp Aydınoğulları'na verilmiştir. 16. yy da Kağızmanlı Türkler İzmir’e oradan da denizi takip ederek bugünkü Güzelbahçe’ye yerleşmişlerdir. Burada Rumların hâkimiyetinde bulunan Klazomen Beyliğinin yönetimi altında yaşamışlar. 18 yy da yörede veba salgını görüldüğünden halk aşağı çarşı mevkiine gelip yerleşmişlerdir.  Bu olayı müteakiben bölgeye kalyonların (Yelkenle ve kürekle yol alan savaş gemilerinin en büyüğü) getirdiği göçmenler ve Hıristiyan Rumlar yerleşmişlerdir.  1893 yılında Girit Adasında yaşayan Müslümanların bir kısmı muhacir olarak gelip yerleşmişlerdir.  1912 yılında buradaki Rumlarla Girit’teki Müslümanlar mübadele edilmiştir.
            Bu bölge, Küçükkaya (Hamidiye) Köyü de dâhil 1919–1922 yılları arasında Yunan işgali altında kalmıştır. 12 Eylül 1922 de Albay Çolak İbrahim Bey ile Yüzbaşı Kemal Beyin Birlikleri Narlıdere, Güzelbahçe ve Urla’yı aynı günde düşman işgalinden kurtarmışlardır.
            İzmir şehir merkezine 24 km kadar uzaklıkta bulunan Güzelbahçe, bugünler itibariyle şirin bir anakent ilçesidir. Nüfusu artmış olsa da hala mavi ve yeşilin dans ettiği, yüksek yüksek apartmanların olmadığı, tarihinin de korunduğu bir yerleşim birimi olarak güzelliğini korumaya devam etmektedir.
            Küçükkaya/Hamidiye Köyünde 02.11.1978 tarihinde resmen göreve başladım. Köyün sonunda bir buçuk dönümlük, etrafı tel örgü ile çevrili bir bahçe içerisinde yer alan okul ve lojman doğrusu beni memnun ve mutlu etmişti. Lojman ve okul binası bakımsızlıktan biraz harp olmuş olsa da önemli değildi. Hal edebilirdim. Lojmanın suyu ve elektriği vardı. Bu çok önemli idi. Bahçe bakımsız olmasına rağmen güzel bir yeşilliği vardı. Bahçenin kenarları tamamen çevreleyen kara selviler, bahçe içerisinde 27 adet fidan sayılabilecek fıstık çamı, tel örgü boyunca löküstr. Tabi geçen zaman içerisinde her şeyi imar ettim. Ağaçların budanması, yeni fidanların, gül ve çiçeklerin dikilmesi ve bahçenin çer çöpten arınması gibi.
            Köye ve köylülere çok çabuk ısındım. Onlar da beni benimsediler, sevdiler. Köy imamı da İzmir İslam Enstitüsüne devam eden bir öğrenciydi. Şimdi Bursa Mustafa Kemalpaşa İlçesinde öğretmen emeklisi olarak yaşamaktadır. İyi anlaşıyorduk. Köyün maddi ve manevi kalkınmasına omuz omuza vererek katkı sağlama niyet ve arzumuz ortaktı. İnanç, fikir ve ideallerimiz birbirine yakındı. Eşlerimiz de çok iyi anlaşıyordu.
Köy imam ve öğretmenle birlikte 25 hane idi. İzmir merkeze bağlı güzel bir köydü.
Gerçi Kavacık, Çamlı, Yekli köyleri de güzeldi ama Küçükkaya'nın fıtratıma hitap eden bir coğrafyası vardı. Özenle yaratılmış dağlar, zümrüt gibi ormanlar, bol oksijen, defne, kekik, mersin, yayla çilekleri ve mantarlar, mantarlar…
            Köyün kuzey tarafına, mezarlığın yakınındaki tepelere çıkıldı mı Urla Sahili, Uzun Ada ve deniz seyre değer bir manzara arz ediyordu. Köy, Güzelbahçe’ye patika yoldan çok yakındı. Genelde yayan gider gelirdik. Gidiş 40–45 dakika, çıkış yokuş olduğu için bir saat kadar sürerdi ve muhteşem bir doğal güzellik içerisinde yol alırdık. Tepeden aşağı inerken denizi, körfezi Tuzlaya kadar olan görüntüyü seyre doyum olmazdı.
            Okul binası tepe bir yerde olduğu için bütün rüzgârlara açıktı. Özellikle kış mevsimlerinde çok şiddetli rüzgârlar eserdi. Açık havalarda okulun kapısı önünden batı tarafına dikkatlice bakıldığında Sakız Adasındaki dağlar görünüyordu. Daha doğrusu dağların tepeleri, üst kısımları görünüyordu. Köyde en çok palamut ağaçları vardı. Köyün başlıca geçim kaynağı zeytincilik ve küçükbaş hayvancılığı idi. Delice dedikleri yabani zeytin ağacına zeytin, çöğür denilen yabanıl ağaca da armut aşısı yaparlardı. Zeytin ağaçları kış çetin geçmezse,  kar, buz ve don olmasa iyi mahsul veriyordu. Zeytinlerinin, köye 3 km kadar mesafede olan Yelki Köyündeki yağhanelerde yağını aldırıyorlardı. Yağın tortulu kısmını sabun yapımında kullanıyorlardı. Tabidir ki yemeklik ve satımlık zeytinlerini ayırıyorlardı. Geniş ölçekte yağ ve zeytin satımı yoktu. Aslında köy kendi yağında kavruluyordu. Armutlar ise bir yıl mahsul veriyor, bir yıl vermiyordu. Köy hayvancılığı ve bağ, bahçe işleri kendi ihtiyaçlarını karşılamaya yönelikti. Fazla bir kazanç yoktu. Sebze meyvelerini kuyu sularıyla suluyorlardı. İçme suyu ise 12 km öteden Kavacık Köyünden geliyordu ve içme suyu deposu yetersizdi.
Köy muhtarı çarıklı erkân-ı harp diye adlandırılabilecek niteliklere sahip Tufan Aslandı. Yunus Aslan, Kenan Özkan ve Ömer Ali Arıcak da köyün hatırı sayılır, oturup konuşulur büyükleriydi. Dördü de Hakkın rahmetine kavuştu. Kenan Özkan oğlumun kirvesiydi. Okulun yerini de Millî Eğitime bağışlayan kişiydi. Okulun bahçesine bitişik harım dedikleri bahçesi vardı. Bahçe büyük olup üç bölüme ayrılmıştı. Bölümün birine sebze dikiliyordu, ikinci bölüm kış sebzeleri için ayrılmıştı. Üçüncü bölüm kurbanlık için beslediği hayvanlarla merkebi barındırıyordu. Bahçe, kuyudan su motoru vasıtasıyla sulanıyordu. Bahçede az sayıda nar, incir, armut ve dut ağaçları da vardı. Bahçesinden çok yararlandık. Allah rahmet etsin, nur içinde yatsın. Kenan Özkan öğretmen ve imama önem veren aydın bir köylü idi. Şakacı ve şen şakraktı. Müthiş bir Coğrafya ve harita bilgisine sahipti. İlkokul mezunu olmasına rağmen bu bilgisi birçok kişiyi şaşırtıyordu. İyi bir duvar ustası ve kuyu açıcısıydı. Beş vakit namazını kılar, orucunu tutardı. Çalışkandı, boş zamanı yoktu. Bahçeyi imar eder, zeytinliği dolaşır, aşı, budama, çapalama işini yapar, tarlalarına ve zeytinliklere yol açardı.
            Ömer Ali Arıcak diğer köylülere göre biraz zengin sayılırdı. Çok cömert ve çalışkandı. 84 yaşında vefat etti. İbadet-u taatı yoktu. İnşallah cömertliği ahretini kurtarmıştır. Ağaçlara, güllere aşı yapmasını, peynir yapmasını, sabun yapmasını ondan öğrendim. Ömer Ali Amca Yunanların İzmir’i işgal dönemini de çok iyi hatırlıyordu. Köy Odası ve aynı zamanda köy kahvehanesi olarak kullanılan, önü çardaklı yerde her gün işten sonra bağdan, bahçeden, tarladan, dağdan gelen köylüler toplanır; muhabbet edilirdi. İki takım domino taşı, sadece iki kutu da iskambil kâğıdı bulunurdu. Meraklıları köy büyüklerinin olmadığı ortamda oynarlardı. Köy camisi de 25–30 m. Kadar köy odasının üst tarafında. Ezan okununca kahvehanede oyun oynayan varsa oyunu bırakır ama camiye giden pek olmazdı. Ömer Ali Amcanın bana anlattığına göre; işte Yunan işgali zamanında da bu kahvenin düzeni aynen böyle imiş. Okunan ezanın ne olduğunu soran Yunan askerleri, aldıkları cevap karşısında öyleyse neden ibadet etmeye gitmiyorsunuz diye birkaç kişinin dipçikle omzuna vurmuşlar. Ayrıca Ömer Ali Amcanın Vali Kazım Paşa’nın köy ziyareti esnasındaki anekdotları da bana anlatmıştı.
Vali Kazım Paşa (Kazım Dirik) 1926 yılında, işgal kuvvetlerince yakılıp yıkılan
İzmir’i imar için görevlendirilen, özellikle halkla, köylüyle çok iyi ilişki içinde olan başarılı bir vali. Anlatılanlara ve resmi kayıtlara göre gece-gündüz çalışarak İzmir’de birçok eser bırakmış, kooperatifler kurdurtmuş, okullar yaptırmıştır. 1935 yılında Trakya Müfettişliğine, yani bölge valiliğine atanması ile İzmir’den ayrılmış, 1941 yılında Trakya’daki hizmeti daha devam ederken vefat etmiştir. 1881 yılında Manastırda doğan Vali Kazım Paşa hala bir efsane olarak anılmaktadır. Ömer Ali Amca’nın ifadesine göre Vali Kazım Paşa Köye at sırtında gelmiş, köylüleri toplamış, tanışmış, sohbet etmiş her kesin mutlaka bir ağaç dikmesini, köyün ortasından geçen yolun iki kenarının mutlaka ağaçlandırılmasını, bir daha ki gelişinde bunu görmek istediğini söylemiş. Köylüler;
“-Vali Paşam su yok, nasıl yapalım?” deyince, köyün etrafındaki, tepelerdeki koca palamut ağaçlarını göstererek; “-bunlara su mu verdiniz? Ben anlamam, bir daha ki gelişimde ağaçları görmezsem yandınız” demiş.
            Rahmetli Yunus Aslan Osmanlı giysisini hiç çıkartmamış. Hala 1800'li yılların giysisi ile dolaşırdı. Samimi bir Müslüman’dı. Düzgün bir İslami hayatı vardı. Köye gidişimden kısa bir zaman sonra vefat ettiğinden yeterince muhabbetimiz olmadı. Allah rahmet etsin, nur içinde yatsın. Oğlu Yusuf Aslan babası gibi olmasa da caminin müdavimlerindendi. Halen de öyledir. Torunlarından Fazıl ve Zübeyde de benim mezun ettiğim talebelerimden oldular. Küçükkaya Köyü İlkokulu tek derslikli olduğu için 5 sınıf bir arada eğitim görüyordu. 1.2.3. sınıflar 1.devre, 4. 5. sınıflar ikinci devre olarak iki ayrı program uygulanıyordu. Devrenin biri öğretmenli, diğeri ödevli olarak geçerdi. Günlük ders planımı ona göre tanzim ediyordum. Beş sınıfı bir arada okutmanın zevki yanında zorlukları da çoktu. Normal öğretim, yani tam gün eğitim uygulanıyordu. Tabiatıyla normal öğretim ikili öğretime göre hem rahat, hem daha verimli oluyordu. Teneffüsler uzun, öğlen yemek ve dinlenme faslı öğretmen ve öğrencinin İyi dinlenmesine imkân veriyordu. Benden sonra okul çok fazla yaşamadı. Taşımalı eğitime geçildi ki ben buna karşıyım. Bir köyde okul yoksa öğretmen yoksa o köyün mumu sönmüştür. Hayır gelmez. İstisnalar olabilir, bilemem.
Yazları köy çok güzel olurdu. Okul binasının arka tarafı sürekli gölgelikti.  Fıstık çamlarının altında masayı kurar, radyo dinler, şiir yazar, bol bol kitap okurdum. Bir yazgı yere atar bazen uyurdum. Öyle ki temmuz, ağustos aylarının en sıcak günlerinde dahi gündüzleri okulun bahçesinde uyurken üşümemek için üzerime bohça gibi bir şeyler atardım. Hele çamların altında içilen çayın tadı hiçbir zaman unutulamaz.  Çok seyrekte olsa gelen misafirime, ziyaretçime ikram ettiğim çayın lezzeti yıllarca anlatıla gelmiştir.
            Güzelbahçe Küçükkaya Köyünde görev yaptığım yıllarda Ramazan ayları hep yaza denk geldi. Çok özlüyorum o mübarek geceleri, o güzel günleri. Çoğu zaman sahura kadar okurdum, yazardım. İftar ve sahur sofralarımız çok güzel ve bereketli olurdu. Yatsıları köy camisinde, ilk geceler hemen hemen bütün köylünün iştirakiyle başlayan, son günlere doğru 5-7 kişi ile sınırlı kalan bir cemaatle teravihi huşu içerisinde kılardık. Köyün eski camisi taş ve topraktandı. Yıkılma tehlikesi vardı. Onun için köylü; kadını, erkeği ve çocuğu ile yeni cami yapımında görev aldı. Hepimizin maddi ve manevi gücü ile çevreden bazı hayırseverlerin desteği ile kısa sürede muhteşem bir cami vücuda gelmişti. Yıllarca cami çevresinin imarı ile köylü desteği ile imam efendi uğraştı. Gerçekten görülmeye değer bir eser ortaya çıkmıştı.  Tarihini hatırlayamıyorum ama caminin açılışı için, o zamanın İzmir İl Müftüsü Merhum Haydar Hatipoğlu'ndan açılışı yapması için söz almıştım. Müftü, hemşerimdi. Açılışın yapılacağı Cuma Günü sabahtan il müftülüğüne gittim. Müftülükte denetim veya soruşturma vardı. Bakanlıktan gelmişlerdi. Müftü Bey özür beyan ederek gelemeyeceğini ifade etti, köylülere selam söylememi istedi.  Üzülmüştüm, çaresiz köye dönmek, açılışa yetişmek için Güzelbahçe’ye döndüm. Köye çıkacak vasıta bulamadım. Yayan olarak hızlı bir biçimde yokuşu tırmandım. Terler içinde kalmıştım fakat maalesef açılışa yetişemediğim gibi Cuma Namazını da kaçırmıştım.
Küçükkaya doğa ile en fazla haşır neşir olduğum yerdir. Ekim, kasım aylarında yayla çileklerinin arz-ı endam ettiği ormanları gezer, enva-i türlü yayla çileği toplar, eşimle birlikte oksijen depolar eve dönerdik. Oduna ilk kez orada gittim. Çapa yaptım, köylülerin bana verdikleri, yani gösterdikleri alanlarda veya tarlalarda susuz domates ektim. Evet susuz. Bunu da ilk kez burada öğreniyordum. Köyde çok çiğ düştüğü için, deniz ikliminin de tesiriyle domates fidanları dikildikten sonra bir iki kez bir çay bardağı dolusu kadar can suyu verilir, fideler iyice tuttuktan sonra hafif bir çapa yapılırdı. Köylüler kır domatı derlerdi. Kıpkırmızı ve ekşi olurdu. Susuz domates salça için ekilirdi. Yemeklik domatesler bahçelere ekilir sulanırdı. Tabii okulun bahçesine de ikişer arık domates, biber, patlıcan ve fasulye, azıcık soğan, maydanoz falan ekerdim. Bu fevkalade bir şeydi. Sebzenin kokusunu duya duya ellerinle koparıp sofrana getiriyorsun. Hormonsuz yüzde yüz natürel… Kokusunu genzinde hissederek sinire sindire afiyetle yiyorsun.
            Eğitim-Öğretim yapılan saatlerin dışında, yaz ve tatil günlerinde bahçenin imarı ile uğraşırdım. Ağaçları budar, çiçek, gülfidanları diker, aşı yapar, ağaçların bedenlerini haşereden korumak için kireçle boyardım. Köyün ortasından geçip okula kadar uzanan yolun genel temizliğini köylüyle birlikte yılda bir kez yapardık. Okulun bahçesine attığım tohumlardan fidan olup diktiklerim çok oldu. Çekirdekten diktiğim şeftalinin, badem ağacına kaysı aşısı yaptığım ağaçların meyvesini yeme nasip oldu. Ayrıca okulun bahçesine köylü desteğiyle arıklı çeşme yaptırdım. Lojmanın köşesindeki gül ağacının her bir dalına ayrı renk gül aşısı yapmıştım. Sıra ile mevsimlik çiçekler sıralamıştım ki her mevsim ayrı ayrı çiçekler açsın diye.  Muhteşem bir şeydi. Fakat köy çok rüzgârlı olduğundan aşı yaptığım dallar sık sık kopuyordu. Fıstık çamlarının tepesinde sincaplar tırmanıyor, enva-i türlü kuş ve böcekler ötüyordu. Zümrüt gibi bir yeşillik. Böyle bir coğrafya fıtratıma uygundu. Köyde su kıtlığı olmasına rağmen muazzam bir yeşillik vardı. Arazi engebeli, taşlık ve kayalık olmasına rağmen mineral bakımından zengindi. Toprağa mevsiminde ne sokarsan tutuyordu.
            Küçükkaya nam-ı diğer Hamidiye köyünde kaldığım yedi yıl içerisinde kayda değer önemli hadiselere tanık olmuş, yeni dost ve arkadaşlar kazanmış, yeni tecrübeler elde etmiş olarak ayrılmıştım. 2 Kasım 1978 den 17 Eylül 1985 tarihine kadar hizmet verdiğim Küçükkaya'da Sadık Küçük gibi değerli arkadaşım oldu. Sadık köy imamı idi. İzmir Yüksek İslam Enstitüsüne devam ediyordu. Evli ve bir çocuklu idi.  Okulu bitirince Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmeni olarak tayin istedi. Ordu ilinde birkaç yıllık hizmetten sonra Bursa Mustafa Kemal Paşa İlçesine geçmiş. Zaten hayali de oydu. Bigalı idi ama Bursa’yı çok seviyordu. Allah gönlüne göre verdi. Biribirmizden ayrıldıktan sonra bir müddet haberleştik. Hatta ileriki yıllarda kızı İzmir Sağlık Meslek Lisesini yatılı olarak kazanması üzerine yardımcı olmuştum. Çocuğunun velisi olmuştum. Sadık sahici bir Müslüman, iyi bir imamdı. Öyle inanıyorum ki öğretmenliği de başarılı geçmiştir.
            Köyde kazandığım dostlarım,  babam gibi, ağabeyim gibi sevdiğim, güvendiğim dostlarım birer birer öldüler. Oğlumun kirvesi, şimdilerde en sadık dostum Levent’in kayınbabası Kenan Özkan, Ömer Ali Arcak, Kemal Ergün vefat ettiler. İyi konuştuğum ve
Sevdiğim Muzaffer ağabey, Yusuf Aslan halen hayattalar ama maalesef pek görüşemiyoruz. Bu da büyük şehrin sıkıntısı. İkamet yerlerimizin birbirinden uzaklığı, arabamın olmayışı. Güzelbahçe, Yelki ve Payamlı ahalisiyle de ilişkilerimiz güzeldi.  Payamlı Köyünün üzümü, pekmezi ve armudu çok meşhurdur. Payamlı köyünün üç öğretmeni vardı.  Konyalı Mustafa Civcir, resim bölümü mezunuydu. Diğeri Erzincanlı M. Naci Taşdelen. İleri derecede olmasa da bunlarla arkadaşlığım iyiydi. Naci’yi birkaç kez misafir etmiştim. Hatta şimdi resim albümünde hatıramı acıtan, içimi burkan çocuklarımın el ele tutuşan fotoğraflarını, siyah beyaz fotoğraflarını, okulun bahçesinde Naci Taşdelen çekmişti.  Ben Küçükkaya'dan ayrıldıktan sonra Naci ile hiçbir daha karşılaşmadım. İzine de rastlamadım. İl dışına gitmiş olabilir, vefat etmiş olabilir, bilmiyorum. Mustafa Beyle Şirinyer'de 3–4 yıl ara ile iki üç kere karşılaştım.
            Güzelbahçe’ye her hafta sonu iner, dost ve arkadaş meclisimizi kurardık. Gül ve narenciye işi ile uğraşan Necati Özkan, Güzelbahçe eşrafından ve esnaftan M. Emin Ergin, Vali Kazım Paşa İlkokulu öğretmenlerinden Ispartalı Abdülkadir Kara erdemli, onurlu ve iyi birer Müslüman dostlarımdı. Toplumun derdiyle dertlenen, güzel ahlakın gelişmesi için çaba gösteren, dinsizlikle mücadele eden tutumlarıydı bizi tanıştıran, yaklaştıran, buluşturan. Arada köye de çıkarlardı. Çardaklı kahvenin bahçesinde çay sohbeti yapardık. Bu güzel insanlardan M. Emin Ağabeyin vefat ettiğini Güzelbahçe’den ayrıldıktan çok sonra öğrendim. Abdülkadir bey Güzelbahçe’de ev almış olmasına rağmen Güzelbahçe’ye küserek İstanbul’a gitti. Çünkü cami cemaatinin azlığından, Güzelbahçe’de çok içki içilmesinden rahatsızdı ve bunun önüne geçemiyordu. Onun için üzülüyordu. Uzun yıllar sonra emekliye ayrıldıktan sonra Güzelbahçe’ye geri döndüğünü ve beni aradığını duydumsa da bir türlü karşılaşamadık, buluşamadık. Necati Özkan’la da karşılaşamıyoruz. Aslında üzerimizde hakkı vardır. Hiçbir zaman bizi gülsüz ve mandalinasız bırakmadı. Allah (c.c.) razı olsun.
            Buzdolabı, televizyon, koltuk takımı gibi eşyaları ilk kez Küçükkaya'da iken Güzelbahçe’den satın aldım. Televizyon Türkiye’ye yeni girmiş sayılırdı. 17.00–24.00 Saatleri arasında yayın yapıyordu. Tek kanal, siyah-beyaz yayın dönemi 1984 yılına kadar devam etti. Özel televizyonlar ise 1990 lı yıllarda yayına başladı.  TRT1’in kesintisiz yayına başlaması 1993 te oldu. TRT1 Ankara Merkezli televizyon İstiklâl Marşı ile açılıp kapanıyordu. Büyük bir heyecan ve istekle televizyonun başına geçer, pür dikkat kesilirdik. Televizyon cihazımız Körting Marka, İzmir yapımı(montaj) koca bir televizyondu. Sık sık arızalanırdı ve köy kamyonu ile Urla’ya tamire götürürdük.
            12 Eylül 1980 Askeri darbenin olduğu gün de yine Küçükkaya'dayız. Gün Cuma idi. Sabah erken uyandığımda radyo ve televizyonda marşlar çalınıyor, merhum Hasan Mutlucan’ın kahramanlık türküleri yankılanıyordu. İhtilal olduğunu derhal anlamıştım. Nihayet haber saatinde Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren’in sesinden ülke idaresine el konduğunu, sıkıyönetim ilân edildiğini, sokağa çıkma yasağı olduğunu öğrenmiş oluyorduk. Doğal olarak çok tedirgin oldum. Darbe olmuştu. Gerçi ülkede sağ-sol çatışması almış başını gidiyordu. Mecliste dahi kavga vardı. 70 turdan fazla turda Cumhurbaşkanı seçilememişti ama ben bir öğretmen olarak, okuyan, sorgulayan biri olarak darbeye taraf olamazdım. Ülke yaşanmaz hale gelmiş olsa da Cumhuriyet ve demokrasi yolunda hak mücadelesi ile sonuç alınması taraftarıydım.
 
            Her saat başı radyo ve televizyonda bildiri üstüne bildiri okunuyordu. Ne olur olmaz, askerin sağı solu olmaz dedim, benim evimi de arar mararlar diye bir kuşkuya düşmedim değil. Ne yapabilirdim, düşünmeye başladım. Yasaklar listesinde 2 kitabım vardı. Şimdi isimlerini bile hatırlayamıyorum. O iki kitabı bahçede toprağa gömerek üstünü çer çöple kapattım. Diğer kitaplarıma dokunmadım. Çoğu edebi eserdi. Risale-i Nûr Külliyatından da epey kitap vardı. Onları da paketleyerek, kitaplığın kapalı alt gözüne koydum. Başka bir şey yapmayacağım dedim ama Günlüğüm kafamı karıştırdı. O defterde çok enteresan, çok aziz, acı ve tatlı anlar ve anılar vardı. Geleceğe taşınacak önemli tespitler vardı. Fakat çokça isim, dost, arkadaş, akraba isimleri geçtiği için arama yapar, bu defteri bulup okurlarsa, şair ruhlu olmam, şiir yazan biri olmam nedeniyle günlükte de çokça teşbih, sembol ifadeler kullanmam kesinlikle anlaşılmaz veya yanlış anlaşılır; sonra başlarlar bu isimler kim diye, onlara da zarar gelir korkusuyla defteri yaktım. Zan ediyordum ki ileride her şey normale dönerse aynı şeyleri yine yazarım. Bu büyük bir yanılgı idi. Bilhassa bu eseri yazmaya başlayınca o günlükteki kayıtların ne kadar önemli olduğunu şimdi çok daha iyi anlıyorum.
            12 Eylül Askeri Harekâtla birlikte hayatın akışı tamamen değişmişti.  Süleyman Demirel’in başında olduğu azınlık hükümeti görevden alınmış, bütün siyasal ve sendikal faaliyetler durdurulmuş, partiler kapatılmıştı. 1961 Anayasası da lağvedilmişti. Genel Kurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarından oluşan “Millî Güvenlik Konseyi” ülke yönetimine bütünüyle el koymuştu. Adalet Partisi lideri Süleyman Demirel ile CHP lideri Bülent Ecevit eşleriyle birlikte Çanakkale’deki Hamzakoy'da gözetim altına alınırken, MSP Genel Başkanı Necmettin Erbakan ile MHP Genel Başkanı Alparslan Türkeş de Urla’daki Uzunada'ya getirilmişlerdi. Daha sonraları Erbakan ve Türkeş tutuklanarak Ankara’da Cezaevine kondular. Demirel ve Ecevit ise evlerinde siyasi yasaklı olarak gözetim altına alındılar. Siyasi parti genel merkez yöneticilerine 10 yıl,  il ve ilçe yöneticilerine 5 yıl siyasi yasak gelmişti.
            12 Mart 1971 de muhtıra verildiği zaman parlamento açık kalmıştı. Komuta kademesi partiler üstü bir hükümet kurulmasını sağlayarak geri çekilmişlerdi. Böylece demokrasi korunmuş oluyordu. Fakat 12 Eylül ülkenin tüm hayatına el koymuştu. Genel Kurmay Başkanı bazen yanında kuvvet komutanlarıyla şehir şehir dolaşarak meydan konuşmaları yapıyor, bol bol ayet ve hadis okuyor, diğer taraftan da şeriata karşı uyanık olun diyordu. İdamlar için “-Ne yapalım yani, idam etmeyip te besleyelim mi” diyordu. Her hafta ayrı bir ilde yaptığı meydan konuşmalarında siyasi parti liderlerini yerden yere vuruyordu. Yasama yetkisini de eline alan konsey 20 Eylülde eski deniz kuvvetleri komutanı Bülent Ulusu’yu Başbakan olarak görevlendirdiler. Bülent Ulusunun Listesi 21 Eylülde onaylandı. 43. hükümet döneminde Başbakanlık Müsteşarlığı ile DPT Müsteşar Vekilliği yapan, 24 Ocak kararlarının mimarı Turgut Özal da ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcılığı görevine getirildi.
Şüphesiz akl-ı selim sahibi hiç kimse darbelere taraf olamaz. Fakat her şeye rağmen toplumun büyük bir kesimi güven ortamına kavuşmuştu. Artık otobüs durakları, kahvehaneler taranamayacak, öğrenci yurtları, fakülteler basılmayacak, sokak çatışmaları bitecekti. Ve bitti. Sıkıyönetim sıkı tedbirler almıştı. Yazları memlekete gittiğimde Ergani ve Diyarbakır’da artık korkusuzca dolaşabiliyorduk. Balkonda ya da damda yatma imkânı dahi doğmuştu. Tabii neden sonuç ilişkisinin dışında, hatıra bazında, o günlerdeki bakış açısıyla hatırlama satırları bunlar. Hayatımızın akışı içerisinde vuku bulan hadiseleri hatırlama, hatırlatmada fayda var. Gelecek nesillere birinci elden yakın tarihi göstermek, günlerini iyi değerlendirmesine, geleceğini kurmasına yardımcı olmak gibi bir niyet pek boş bir niyet olmasa gerek. Geçmişi bilmeyen geleceği de iyi göremez. Belki gününü de verimli kullanamaz.
            Küçükkaya okuma yazma bakımından benim için ideal bir yerdi. Özellikle yaz tatiline denk gelen Ramazan aylarında sahur vaktine kadar okuyup yazıyordum. Yılını tam hatırlayamıyorum yine bir Ramazan gecesi lojmanın küçük oturma odasında eşimle birlikteyiz. Eşim kanepenin birinde oturmuş Kur’an okuyor, ben de yan taraftaki koltukta Bediüzzamanın Lemalar adlı kitabını okuyordum. Gece saat 03.00 suları. Birden bire kuvvetli fosfori bir ışık tüm odayı doldurdu. Adeta tavan yok olmuştu. Üçgen prizma şeklinde odayı dolduran ışık, nûr mu desem bilemiyorum, eşimin Kur’an-ı Kerimi okuduğu sayfaya inerek bir kelimesinde, hatta bir harfinde diyebilirim yok oldu. İkimiz aynı anda heyecanla, belki korku ve panikle ayağa fırladık. Düşünce, yorum bir an durmuştu. Heyecanımız yatıştıktan sonra Kur’an-ı Kerimin hangi sayfası olduğunu tespit ettik. Tövbe Suresi idi. Fakat ışığı yutan kelime veya harf hangisiydi emin olamadık. Aslında çeyrek asır sonra bunları yazmam kuşkusuz o muhteşem anı yansıtamaz.  Vücudumuzun, benliğimizin, ruhumuzun büyük bir değişim yaşadığı o anı sıcağı sıcağına yazmalıydım.
İzmir Merkez Küçükkaya Köyünde başka enteresan bir olayda kış günü yaşanmıştı. Oturduğumuz lojman balkonu ile beraber dıştan dışa 68 metrekare kadar bir bina idi. Öyle hatırlıyorum. Belki de 48 metre kare idi, emin değilim. İki küçük odası vardı. Odanın birinde baca ve soba borusu için delik olmadığından tek odaya soba kurmuştuk. Kışları da çok soğuk geçtiğinden çocuklarla beraber hep aynı odada yatıyorduk. Çocuklar anneleriyle birlikte yerde, ben de kanepede yatıyordum. Kızım Hilal bebekti. Hilâl Temmuz 1983 te doğduğuna göre muhtemelen 1983’ün Aralık ayının son günleriydi. Gece saat 04.00 suları. Büyük bir patlama ve gürültü ile uyandığımda, gözlerimi açar açmaz; tavan delindi veya aşağı indi, yıldızlar dökülüyor sandım. İlk saniyeler deprem oldu zannına kapıldım. Sonra ateş kıvılcımlarının ve toz toprağın bir ateş topu ile odanın içerisinde dolaştığını gördüm. Heyecan korku ve panikle kapı ve pencereyi açtım. Elime geçirdiğim yastıkla da ateş kıvılcımlarını dağıtmaya, kovalamaya çalışıyordum. Evin içi toz duman. Kapı ve pencereden baca gibi toz duman çıkıyordu. 10–15 dakika sonra bütün köylü okulun bahçesine boşanmıştı. Lojmana yıldırım düşmüştü. Belki de elektrik hattına girmişti. Çünkü florans lambalar betonuyla birlikte komple inmiş, sıva altı kablolar duvarları patlatmıştı. Eşim ve çocuklarım dökülen kor halindeki kabloların, beton parçalarının altında olmasına rağmen burunları bile kanamamıştı. Hilâl bebeğin emziği ağzında, gözleri tas gibi açık. Sadece yorganı ve alnı üzerinde biraz toz toprak vardı. Cihat ve Tuba ağlıyorlardı. Birinin dizinde, diğerinin de göğsünde yeşil mercimek tanesi iriliğinde yanık izi vardı. Çok gariptir ki evimizin diğer bölümlerinde hiçbir hasar yoktu.
            Okulun bahçesine doluşan köylüler hayret ve dehşet içerisindeydiler.  Korkunç bir gürültü ile her kes uyanmış, birisi de lojmana yıldırım düştüğünü görmüş ve okula koşan koşana. Fakat bizleri sapa sağlam, zihni melekeleri yerinde ve soğukkanlı olarak gördüklerine de şaşırmış oldukları rahatlıkla anlaşılıyordu. Şokta olup olmadığımızı kontrol etmeye çalışıyorlardı.  Gün doğana kadar çoğu eve gitmedi sağ olsunlar. Sabahleyin çocuklar okula gelince sıra olmalarını istedim. Köylüler mani olmaya çalıştılar. Ne yapıyorsun hocam, dediler. Çocukları eve gönder, bugün de ders yapma dediler. Hiçbir şeyimin olmadığını, cana gelen bir zarar olmadığından Allah’a binlerce defa şükrettiğimi ifade ederek onları evlerine gitmelerine ikna ettim. Çocukları da öğrenci andını müteakiben sınıfa aldım. Okulda elektrik sigortaları atmış, holdeki ampul yerinden kopmuştu, başkaca da hasar yoktu.
Bu olay üzerine derin düşünceler içerisine girdim biraz. Şefkat tokadı dedikleri manevi bir ikaz olarak yorumladım. Bu olaydan kısa bir süre önce bir şiir yazmıştım. O şiir aslında ilhamla beslenmediği gibi, yer yer de zorlama imani ifadeler vardı. Şiirde işte şöyle yapmazsan, böyle inanmazsan yıldırımlar üzerine üzerine yağar gibi mısralar vardı. Zaten şiiri yazarken de ürpermiştim. Yıldırım hadisesinden sonra o şiiri yaktım.
            Güzelbahçe, Küçükkaya ve civarı daha önce de bahsettiğim gibi fıtratıma hitap eden bir coğrafyası vardı. Bol oksijen, enva-i türlü yabani bitkiler. Buna rağmen bende hep baş ağrısı, burun tıkanıklığı vardı. O tabiatın tadını bu nedenle tam çıkarmıyordum. Nihayet burnumdaki kemik nedeniyle sürekli gripmişim gibi bir hal içerisinde olduğum KBB hekimlerince teyit edilerek ameliyat önerisinde bulundular. Sinüslerim de iyice dolmuştu. Konaktaki şimdiki Doğum ve Diş Hastanelerinin binaları o zaman İzmir Devlet Hastanesiydi. 1982 Sonbaharında ameliyat kararından sonra Haziran ayına gün verdiler. Fakat durumum gittikçe ağırlaşıyordu. Hazirana kadar bekleyecek halim yoktu. Bir gün yine KBB Polikliniğine giderek çok acı çektiğimi, ders işlemekte zorlandığımı, hemen beni ameliyat etmelerini istedim. Hazirandan önce olmaz, sıranı bekleyeceksin, dediklerinde; “- Gitmiyorum” dedim. “- burası devlet hastanesi ise, ben de devletin memuruyum. Ve de acı çekiyorum” diye diretmem üzerine KBB Klinik Şefi Operatör Dr. M. Zafer Oğuz; “-Bela mısın” dedikten sonra hemşireleri çağırarak; “-Bunu yukarı götürün, sinüslerini boşaltın, şubat ayına ameliyat için gün verin, def olsun gitsin!” Dedi. Söylenilen yapıldı. İlkel yöntemlerle intikam alırcasına ve bana acı çektirilerek sol sinüs lavajı yapıldı. Fakat beni
Perişan etmişlerdi. İkinci sinüsün boşaltacak hal kalmamıştı. Kan da durmuyordu. Zaten kendileri de ikinci sinüs lavajına cesaret edemediler. Ameliyat esnasında zaten sinüsler yeniden boşaltılacak, gidebilirsin dediler. Üstüm başım kan ve pıhtı ile batmıştı. Doğru dürüst önlük bile bağlamamışlardı. Hakkımı ahiret'e havale etmiştim.
            2 Şubat 1982 tarihinde hastaneye yattım. 05.02.1982 de klinik şefi gözetiminde Dr. Serdar Atlıhan tarafından ameliyat edildim. Ameliyat çok çetin geçmiş ve 3,5 saat sürmüştü. Son 1,5 saat uyuşma bitmiş veya azalmış olduğundan çok acı çektim. Pense, testere, bisturi ve çekiç kullanılıyor ve sen bunları duyuyor, hissediyorsun. O kemikler testere ile kesilip, pense ile koparılırken kafatası kemiklerimin oynadığını hissediyordum. Sanki vücudumdaki bütün kemikler fırlayıp beynime çarpıyordu gibi bir duyumsama içerisindeydim. Ameliyat bittikten sonra, ellerimin, ayaklarımın ve gözlerimin bağlarını açtılar. Dr. Serdar Bey içi kemik dolu küçük bir şişeyi bana göstererek;
“-Bu kemikler senin burnundan çıktı” dedi.
“- Ne yapacaksınız onları” dediğimde;
“-Kaza geçiren olursa, burun kemikleri dağılan olursa, bunları kullanacağız. İlaçlayıp dolapta saklıyoruz” diye cevapladı.
            Hastanede yattığım bir hafta içerisinde İzmir Merkez Vaizlerinden Ferit Okumuş ve onun ziyaretine gelen İzmir Müftüsü Merhum Haydar Hatipoğlu, değerli âlimlerden Halit Korkusuzla tanışmıştım. Müftü beyle daha önce tanışmıştım. Ferit beyle yataklarımız yan yana idi. Bir avuç toprak getirmiş onunla teyemmüm ediyordu. Ameliyattan sonra bende kanama devam ettiğinden teyemmüm abdesti ile namaz kılmaya devam edebileceğimi söylemişti. Sağ tarafımda da bir imam hatip öğrencisi yatıyordu. Ferit Hoca bize imamlık yapıyordu. Hatta birileri burada namaz kılınıyor diye bizleri şikâyet etmişse de bir şey çıkmadı. Hastanede yattığım süre içerisinde her gün birkaç köylü mutlaka ziyaretime geliyordu. İlk kez ameliyat olmanın, gurbette olmanın burukluğu, hüznü Küçükkaya’lıların ziyaretiyle hafifliyordu biraz.
             12 Eylül darbesinin ardından hayat artık yavaş yavaş normale dönmeye başlıyor gibiydi. 6 Kasım 1983 te genel seçim yapılacağı açıklanmış, yeni partilerin kuruluşuna izin verilmişti. Genel seçimlere üç yeni parti ile gidiliyordu. Turgut Özal liderliğinde ANAP, emekli General Turgut Sunalp liderliğinde MDP(Milliyetçi Demokrasi Partisi), Necdet Calp
Önderliğinde de Halkçı Parti. MDP Cuntanın kurdurduğu parti idi. Halkçı Parti de Halk Partisinin devamı gibi algılanıyordu. ANAP ise sağ sol, liberal muhafazakâr, milliyetçi eğilimleri bünyesinde barındıran bir yapı ile yepyeni bir parti olduğunu söylüyordu.
            Milli Güvenlik Konseyinin ANAP aleyhinde bulunmasına rağmen parti oyların %45.14’ünü alarak 400 kişiden oluşan TBMM’ne 211 Milletvekili girmeyi başarmıştı. HP oyların % 30’unu alırken, MDP %13 te kalmıştı.
12 Eylül öncesinin karizmatik liderleri her ne kadar sahneden silinmiş gibi gözükseler de boş durmuyorlardı. Hepsi de kendilerine en yakın, en sadık kimselerden emanetçiler bularak 1983 ten sonra kendi partilerini yeni isimlerle kurdurdular. Bunlardan DYP Adalet Partisinin, SHP CHP’nin RP MSP’nin, MÇP ise MHP’nin devamıydı. Bu tuhaf tablo giderek 12 Eylülün tartışılmasına yol açmıştı. Nitekim 1987 de siyasi yasaklarla ilgili olarak referanduma gidilecek, ANAP karşı olmasına rağmen % 51 lik çoğunluk oyuyla siyasi yasaklar kalkacaktı.
            6 Kasım 1983 Genel Seçimlerinde İzmir Merkez Küçükkaya Köyü sandık Kurulu Başkanıydım. Seçim sonucu sandığımızdan bütün oylar ANAP’a çıkmış, iki oy da dışarıdan gelen MDP parti müşahitlerinin oyu vardı. Biraz da benim titizliğimden sandığımdan hiçbir geçersiz ya da iptal oy çıkmadığı gibi hiçbir evet mührü de yuvarlağın dışına bile taşmamıştı. Sandık mahallinde, köyde hiçbir basın mensubu yoktu. Fakat anlamadım, Hürriyet Gazetesi birinci sayfada şöyle bir haber yayınladı: “Ege Bölgesinde Halkçı Partiye tek bir oy dahi vermeyen tek köy” başlığı altında, “ bu köy sandığının bir diğer özelliği tek bir geçersiz oyun çıkmaması ve mühürlerin yuvarlağın dışına taşmaması.”
Bu haberin yayınlanmasından sonra köy deşifre olmuştu. Köy hizmetleri geçici olarak sekteye uğramıştı. Benim ve köylünün resmi dairelerdeki iş takibinde sorunlar yaşanıyordu. İzmir’in en küçük köyü artık göze batar olmuştu.
            Bu süreçte köy odası aynı zamanda köy kahvesinin çardaklı küçük bahçesinde zaman zaman ANAPLI kurmaylarla tanışma ve sohbet etme imkânlarımız oldu. Buradaki sessizliği, doğal güzelliği her nasılsa bir şekilde keşfetmişler. Sık olmasa da arada dinlenmeye veya program yapmaya geliyorlardı, seçim öncesi ve sonrası. Bu tanışıklı sebebiyle artık köyü Sahiplenmelerini istemenin, su, yol ve telefon işini hal etmelerinin zamanın geldiğine hükmederek, muhtar ve ihtiyar heyetine imzalattığım dilekçelerin vilayete gerekli yerlere verilmesini sağladım. Engellemelere rağmen zaman içerisinde bu hizmetler sıra ile köye geldi. En son yol yapıldı. Daha öncesi Seferihisar İlçesi istikametine doğru Çamlı köyü civarında ters taraftan köye dönen yol 14 kilometre idi. Yeni yol ise tepeden direkt Güzelbahçe’ye inecekti ve 4,5 kilometre olacaktı. Ben köyden ayrıldığımda yol yapım çalışmaları yarımdı ve devam ediyordu. İş makineleri harıl harıl çalışıyor, çalışanların öğlen yemeklerini de köylüler sıra ile ev ev karşılıyorlardı. Bu dönemde köylü imece ve salmalarla biraz örselense de artık yüzleri gülüyordu. Evlerine su, telefon alabilecek, araba ile 5 dakikada Güzelbahçe’ye inebileceklerdi.
            16 Mart–14 Nisan 1985 tarihleri arasında hafta sonları İzmir Hatay Semtindeki Necati Bey İlkokulunda “İzcilik Temel Liderlik Kursu”na gönüllü olarak Küçükkaya’dan katılmıştım. Bu kurs bana çok iyi gelmişti. Yalnızlıktan sıkılmıştım çünkü. Hepsi yetenekli ve seçkin yeni öğretmen arkadaşlarla tanıştığım gibi birçok beceri de kazanmıştım. İzcilik gerçekten çok güzel bir alandı. Kamp çeşitlerini, teknik iz işaretlerini öğrenmenin yanı sıra uygulamalarda doğaya çıkıyor, dağlara tırmanıyor tatbikat yapıyorduk. Hava tahminlerinde bulunma işaretlerini, saatle yön bulma, ilk yardım, harita ve kroki işaretlerini o zaman öğrendim. Ve Sezai Aslan gibi aslan bir öğretmenle dostluğum o günlerde oluştu. İzcilik defterime düşünce duygularını yazarak güzel bir hatıra bırakan her tür okuldan ve branştan şu isimler anılmaya değer: Vicdan Peksel, İffet Ustabaş, Hüseyin Cahit Tüzün, Atilla Türksever, Vidan Peksel, Nadide Ülker, Şule Boykent, Gülten Turhan, Ahmet Yeleğen, Yaşar Aksakal, Selahattin Akbulut, Serpil Hacımusalar, Ömer Selvi ve hocalarımızdan Gürel Engin.
            Küçükkaya’da yedinci yılda artık sıkılmaya başlamıştım. Çocuklarım da büyüyordu ve okula başlamışlardı. Zaten 2–3 sene sonra ortaokula başlayacaklardı. İster istemez şehir merkezine gitmem gerekecekti. Bütün doğal güzelliğe rağmen her gün aynı ağaçlara, aynı kayaya bakmak, sessizlik ve yalnızlık bana sıkıntı vermeye başlamıştı. Sosyal etkinliklerden, kültürel faaliyetlerden uzaktım. Konferans, bilgi şöleni veya sinemaya gitmek imkânsızdı. Altıncı yılda öğretmenlik için merkez okullarına başvurmuştum. Fakat talepler sıraya tabi idi. Yani çok beklemem gerekecek gibi gözüküyordu. Bu itibarla bir akrabasıyla tanışıklığım ve eski İl Milli Eğitim Müdür Yardımcısı bir hocamın referansıyla İl Milli Eğitim Müdürü Muammer Şanlı ile görüşerek merkez okullardan birine tayinimin yapılması hususunda yardım istedim. Öğretmen olarak tayinimin yapılmasının imkânsız olduğunu, bütün okulların sıraya tabi olduğunu, fakat idareci olarak hemen atama yapabileceklerini söyledi ve Buca Ahmet Kutsi Tecer İlkokulu Müdürlüğü teklifine evet, dedim. Bundan sonra meslek hayatımın, sosyal hayatımın şehir versiyonu başlayacaktı.
 
 

Degerli Yazarimiz NACİ GÜMÜŞ Bu tarihten itibaren bizimle beraberdir: Çarşamba, 16 Aralık 2009.

Yazarin Diger Yazilari

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Site Dili / Language
İstediğiniz dile çeviriniz

language you want to turn the

Üye Girişi
Ziyaretçi Sayısı
Bugün227
Dün1043
Tüm Zamanlar4261259
Kimler Çevrimiçi
Şu anda 275 konuk çevrimiçi
İstatistikler
Üyeler : 2429
İçerik : 1500
Web Bağlantıları : 26
Ziyaretçi Anketi
Gönül Sitesini Dünyanın neresinden İzliyorsunuz?