Kitap Okuma Anketi
Kitap Okuyor musunuz?
 
Yasal Uyarı
Bu sitede yayınlanan bütün eserlerin çoğaltılması, izinsiz olarak bestelenmesi yasaktır! Buna uymayanlar hakkında, 5846 ve 411 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, 3257 sayılı Sinema ve Muzik Eserleri Kanunu Hükümleri gereğince hukuki işlem yapılacaktır. Sitede yayınlanan şiir, yazı ve hikayelerin telif hakları sahiplerine aittir. Ancak Naci Gümüş imzalı yazı, şiir ve hikâyeler; isim anılması, kaynak gösterilmesi şartıyla alıntılanabilir.
Site İçi Arama

PostHeaderIcon HAYAT ALBÜMÜ’NDEN DOKSANLI YILLAR

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 23
ZayıfEn iyi 
Yazarlarımız - Makaleleri

FIRTINALI GÜNLER, EŞREFPAŞA VE ZAFER YILLARI

           

            Hacı Mehmet Eşref PaşaEşrefpaşa Semti deniz seviyesinden 60 metre yukarıda bütün İzmir’in manzarasına hâkim bir yerde; eski Yağhaneler, Ballıkuyu, Hatay ve Üçyol’a kadar uzanan bölgenin adıdır. Adını, 1895–1907 yılları arasında İzmir Belediye Reisliği yapmış Osmanlı siyaset ve devlet adamı Hacı Mehmet Eşref Paşadan almıştır. İkinci Abdülhamit Han’ın tahta çıkışının 25. yıldönümü sebebiyle Konak Meydanına yapılan ve İzmir’in sembolü haline gelen meşhur saat kulesi ile Eşrefpaşa’daki Eşrefpaşa Camii Eşref Paşa tarafından yaptırılmış olup bu semte ismi verilerek günümüze kadar rahmetle anıla gelmiştir.

Eşrefpaşa Semtinin özellikleri diğer semtlerden biraz farklıdır. Külhan beyler semti olarak biliniyorsa da pek öyle olmadığını gördüm. Eskiden “Eşrefpaşalı, eli maşalı” yakıştırması olsa da orada görev yaptığım 5 yıl, 7 aylık sürede çok memnun kaldım. İyi hizmetler verdim, güzel destekler gördüm. Zafer İlkokulunda göreve başladığım 25 Haziran 1990 tarihinden itibaren sosyal aktivitelerden, kültürel faaliyetlerden daha rahat haberdar olmaya başlamıştım. Çünkü okul Konak Meydanına, Valiliğe 400–500 metre kadar mesafedeydi.

Okulumun öğretmenlerinin ekseriyeti bayandı ve çok iyi bir ekip vardı. Okul personeliyle çok çabuk kaynaştık. Dolayısıyla onlarla geçecek 5 yıl, 7 aylık bir huzur ve mutluluk ortamında devam edecek olan mesai arkadaşlığımız başlamış oluyordu. Bu uyum, bu sevgi ve saygı mekanizması, Okul Koruma Derneği ve okul Aile Birliği nezdinde de itibar gördüğü içindir ki tüm destekleri üzerimizdeydi. Maddi ve manevi katkıları hep oldu. Bu sonuca iki okul müdürlüğü tecrübesinden sonra uyguladığım strateji ve taktiklerin etkisi büyük olsa da öğretmenlerin kalitesi de takdire şayandı.

O yıllar tarihe not düşürecek, “Hatıra Defteri”ni, unutulmaması gereken bir dizi acı-tatlı olayların anlatımı ile dolduracak kadar istisnai yıllardır. Önemli günlerin yaşandığı, tarihin yön değiştireceği, değişimin başka bir safhada seyredeceği yıllardır.  Dünyada, ülkemizde ve ilimizde bu hadiseleri ana başlıklarla sıralarsak; birinci körfez çıkarması, Mihail Gorbaçov’ın perestroyka (yeniden yapılanma) ve Glasnost (açıklık) politikası ile soğuk savaşın bitmesi, Sovyetler Birliğinin dağılması, Diriliş Partisinin kurulması, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da ard arda gelen 45 çığ olayı, grizu patlamaları, Bosna-Hersek dramı, terör hadiseleri, ilimizde katıldığımız önemli konferans ve paneller, MGEP ve MLO Macerası, proje çalışmaları kapsamında Ankara’da ve Aksaray Hizmet içi Eğitim Enstitüsünde katıldığımız kurs ve seminerler. Kapadokya ve Konya gezileri, Çiğli Gazetesi muhabir ve muharrirliği ve yazdıkça hatırlanacak olan diğer olaylar, anılar, anekdotlar ve gözlemler…

Zafer İlkokulu Cumhuriyetten sonra İzmir’de ilk açılan ilkokullardan biri. 1923 ten 1960’a kadar çok güzel bir geçmişi var. 1964 yılında o güzelim tarihi binayı yıkıp yerine beton yığını bir bina oturtmuşlar. Hangi gerekçe ile bilmiyorum. Eski binanın fotoğrafları incelendiğinde insanın ağlayası geliyor. O estetiğe sahip, o nefasette bir bina görebilmek mümkün değil. Ben göreve başladığımda okul bina olarak perişan haldeydi. Kocatepe, Tınaztepe ve Duatepe'nin tam birleşme noktasında yer alan okulu eski popülaritesine kavuşturmak, çevrenin geçmişte olduğu gibi eğitim ve kültür merkezi haline getirmek gayret ve çabası içine girme niyetimi sonuna kadar muhafaza ettim. Gerçekten okul günden güne iyiye gidiyor,  yörenin mektebi olma vasfına kavuşma ümidimizi artırıyordu. Zaten onun için çevreden hiç kimse Zafer İlkokulu demiyor, bilinçli olarak ‘Zafer Okulu’ diyorlardı. Öncellikle, araştırma yaparak okulumuzdan mezun olan meşhurların, sanatçıların, doktor ve avukatların bir listesini yaptım. Okuldan emekli olan ve yaşayan bütün idareci ve öğretmenlerin isim ve adreslerini tespit etmeye çalıştım. Her yıl okulda kutlanacak olan 24 Kasım Öğretmenler gününde onları davet etmek, onlara ikramda bulunmak, anılarını dinlemek, tecrübelerinden yararlanmak için.

Zafer İlkokulu'nun 1964 Yılında Yıktırılan Binası

 

Bu arada son dönem Diriliş Dergisi ve diğer kültür, sanat, edebiyat dergilerini takip ediyor, fırsat buldukça da kitap okuyordum. Üstad Sezai Karakoç’la telefon görüşmelerimde Diriliş Partisinin İzmir Şubesinin açılabilmesi için fikir alış verişinde bulunuyordum. Erdemli, onurlu, güvenilir kişilerin kurucu olması noktasında desteğe ihtiyacı vardı. Çünkü Türkiye’de ilk kez bir düşünce partisi farklı bir siyaset anlayışı ile kuruluyordu. Kurucularının her şeyi inanç ve idealleri uğruna yapması, hizmeti esas alması gerekiyordu.

O günlerde izleyici olarak katıldığım ve merhum M. Akif İnanla tanıştığım önemli bir paneli anlatacağım. Bugünü daha iyi anlamamıza, nereden nereye geldiğimize yardımcı olacağına inandığım için. Hakyol Eğitim, Yardımlaşma ve Dostluk Vakfı İzmir Şubesi’nin, İslâm Dergisinin 100. sayısı münasebetiyle İslam Dergisi ile ortaklaşa düzenlediği “İslam Basınının Dünü, Bugünü ve Geleceği” konulu panel, Yenişehir Sanat Kültür Merkezinde, yani eski Ülkü Sineması salonunda 30 Kasım 1991 akşamı saat:20.00 de gerçekleşmişti. Mustafa Yazgan, K. Yavuz Ataman, eğitimci, şair ve yazar Akif İnan’ın konuşmacı olarak katıldığı paneli İslam Dergisi sorumlu genel yayın yönetmeni Recep Koçak yönetiyordu. Çok rahat bir ortamda, büyük bir beğeni ile izlenen panel umulanın üstünde alaka topladı. Ancak istenen kalabalık yoktu. Özellikle Mustafa Yazgan ve Akif İnanın heyecan uyandıran konuşmaları, Yavuz Atamanın akılcı, gerçekçi verilere dayanan konuşmalarıyla panel iyi bir seviyeyi yakalamıştı.

Akif İnan akıcı edebi konuşmasında “-Bediüzzaman’ın, Necip Fazıl’ın açtığı çığır içinde, onların getirdiği iklimde soluduğumuzu” ifade ederken; “1960 sonrası Sezai Karakoç ve Dirilişle daha kalın bir çizgide, adeta çağı sığaya çeken, bütün İslam âlemini kucaklayan bir misyonla değişik bir ses, farklı bir nefes getirdiğini” söyleyerek; yola yeni koyulmuş insanların tazeliğiyle bu üstatlardan istifade ederek, üretme gereğine işaret ettikten sonra; “-Gazetede yokuz. Bugünkü gazete satışımız komiktir. Ağırlık fikri eserlerde, hikâye ve şiirde bizim dışımızdakiler yanımızda çırak bile olamazlar. Fakat gazetede yokuz.” Cümleleriyle konuşmasını bitirmişti. Birinci meselemizin “Eğitim, Kitlesel eğitim” olduğunu vurgulayan Mustafa Yazgan; ülkemizde 6 yaş üstü nüfusun %22,6 sının okuma-yazma bilmediğini, Türk basının Dünya Hıristiyanlar birliği ve mason localarının, dünya basın birliğinin ve komünizan hücrelerin destek ve güdümünde olduğuna dikkat çekti. Basında birliğimizin önemine, mahalli gazetelerin ehemmiyetine de değinen Yazgan; bir basın konseyimizin olmadığını, kültür merkezleri ve arşivlerin açılmasını önerdiler.

Paneli izlerken çok ilginç bir şey oldu. Belki bir tevafuk, belki bir keramet, bilemiyorum. Ön sırada oturuyordum. Sol yanımda Çınar Kasetçiliğin sahibi Arif Erdoğan Bey vardı. Sağ yanımdaki koltuk boştu. Merhum M. Akif İnan konuşurken, “ Sezai Karakoç ve Diriliş” konusuna değinen cümlelerini samimi ve gür bir tonda ifade etmesi beni heyecanlandırmıştı. Sezai ağabey İzmir’de yeterince tanınmıyordu. Parti de yeni kurulmuştu, bu güzel bir destek oldu diye içimden geçirmiştim. Buraya kadar her şey normal. Fakat bakın ne oldu? Akif İnan konuşmasını bitirdikten sonra masadan ayrıldı, sahneden inerek doğrudan yanıma geldi, oturdu. Oturmasıyla bana yaslanması, elini dizlerimin üstüne koyup hafifçe de dizlerime vurarak; “-Kêkê beğendin mi? Elimden ancak bu kadar geliyor, onu yaptım. Sezai abi için diyorum. Onu çok seviyorsun değil mi? Hemşerindir de.” demesiyle ruhumda cevelan başladı. Akif İnanla yakından uzaktan bir tanışıklığımız yoktu. Hayatımda ilk kez karşılaşmıştım. Heyecanlanmıştım doğrusu. Titrek bir sesle; “- Evet, Sezai ağabeyi çok seviyorum ama hemşehrim olduğu için değil” dedimse de; “- Yoyo! Aynen hemşerin olduğu için de seveceksin.” Diye mukabelede bulundu. Bilahare 1. oturumdan sonra ara verildi. Dışarı çıkıp Akif İnanla, etrafımızı saran bir grup gençle 10–15 dakikalık tatlı bir sohbet ettik. Değerli Akif İnan ağabeyin bende böyle bir aziz hatırası kaldı.

Okul hayatı başarılı bir şekilde devam ederken, basın-yayın dünyasından da uzak değildim. Zaten ilk gençlik, hatta çocukluk yıllarından beri basın yayın hayallerimin hep önemli bir parçası olmuştur. 1989’un mart ayında Ali Çolak, Birol Vural, nam-ı diğer Yusuf Uşşak, Mustafa Oğuzla yayına soktuğumuz Kırkikindi dergisi 3. sayısı ile aniden okuyucuyla elveda etmesinin bıraktığı boşluğu, Kırkikindiyi basan Çiğlideki akl-ı selim matbaası sahiplerinin çıkardığı Çiğli Gazetesinde Arif Erdoğan’ın referansı ile Tebessüm Köşesinde haftalık yazılar yazarak doldurmaya çalışıyordum. Ayrıca fırsat buldukça Çiğli Gazetesi mensuplarını ziyarete gidiyordum. Gazetenin sahibi Selim Meydi kardeşleriyle beraber gazetecilik ve matbaacılık yapıyorlardı. Meydi Kardeşler Makedonya’nın Köprülü Şehrinin Vranofça nahiyesinden göç etmiş Boşnak muhacirlerdi. Kardeşler arasındaki uyum çok güzeldi. Onlarla çok çabuk kaynaştık. Artık gazeteye haber niteliği taşıyan yazı ve fotoğraflar da veriyordum. Tabii bunları hatıra binaen yapıyordum. Yani bir ücret mukabili değil. Hem kendimi geliştiriyor, hem hizmet ettiğime inanıyordum. Çiğli Gazetesinde yazmaya başlamadan önce, Kırkikindinin kapanmasından hemen sonra Zaman Gazetesinde Pazar günleri Yusuf Uşşakla (Birol Vural) beraber Diyalog Sayfasını hazırlıyorduk. Diyalogla diyalogum altı ay sürmüştü. O işi de meccanen yapıyordum. 1990 yılı ilk 6 ay arşive balkırsa nasıl bir yayın yaptığımız, gazete içerisinde ikinci bir gazete kadar doyurucu çalışmalarımız görülebilecektir. Fakat bu başarılı çalışmalarımızda bize zorluk çıkaranlar, baltalayanlar oldu. Kafam bozuldu, ayrıldım. Hiç kimse de ne oldu, niye ayrıldın? Demedi. Artı her gün onlarca okuyucu mektubunu okuyor ve bunlara cevaplar yazıyordum. Sayfamızda da Mektep Köşesinde, özellikle genç kabiliyetleri geliştirici, yönlendirici edebi yazılar yazıyor, teknik bilgiler veriyordum. Sayfamıza şiir ve yazı gönderenler arasında bugün isim yapmış şair ve yazarların sayısı az değildir. İsim belirtmek istemiyorum. Merak edenler arşivleri karıştırır. Yalnız çok hayıflanmıştım. Heyecanla, hizmet aşkıyla, Allah rızası için sürdürdüğüm ve inanıyorum ki gazetenin tirajını da etkileyen o çalışmaları bırakıyorum, çekiliyorum; üst seviyedeki yetkililere sitem dolu bir mektup yazıyorum, bırak teşekkürü, cevap dahi alamıyorum.

            Evet, anlamıştım ki kalemden mürekkepten kopamıyordum. Basın-yayın dünyasından uzak durdum mu sanki içimden bir şeyler kopuyordu. İşte bu boşluğu Çiğli Gazetesi ile doldurma süreci başlamıştı. Dergilere de arada sırada yazı ve şiirler gönderiyordum. O süreçte UNESCO tarafından ilan edilen “Yunus Emre Sevgi Yılı” münasebetiyle Konak İlçe Milli Eğitim Müdürlüğünün açtığı “Öğretmenler arası hikâye yarışması”nda; “Ümit Vadisinde Sevgi Pırıltısı” başlıklı hikâyem birincilik ödülü kazanmıştı. Bilahare Türk Edebiyatı Dergisinde de yayınlanmıştı. Ayrıca İl Kültür Turizm Müdürlüğünün düzenlendiği bir program çerçevesinde “ Yunus Emre’de sevgi”  konulu bir konferans metni hazırlamam ve sunmam aynı döneme tekabül eder. Kırşehir Kültür ve Turizm Müdürlüğünün de aynı vesileyle açmış olduğu şiir yarışmasında da mansiyon kazanmıştım. O dönem yani 1990–1995 arası başka neler yazdım, nerelerde yazdım pek net hatırlayamıyorum. Arşivleri karıştırmam lazım. Ege Haber Gazetesinde de bazı şiir ve yazılarımın neşredildiğini şimdi hatırladım. 1992 yılının ajandasının bazı yaprakları daha sağlam duruyor. Karıştırıyorum. Ajanda notlarında 05.11.1992 günü okulumuz koruma derneği kongre ilanını almak için Hür Efe Gazetesine uğradığım, Şeref Üsküp Beyle tanışıp sohbet ettiğim notu var. Şeref Üsküp önemli bir isim. 1948 yılında kurulan Hür Efe Gazete ve Matbaasının sahibi, Ege Zeybeklerinin manevi önderi; Çakıcı Efe, Millî Mücadelede Efeler, Şerefname, Bozdağ Efsanesi ve Egede İlginç Olaylar kitaplarının yazarı. İzmir Kemeraltındaki bu matbaa ve gazete hala yayın hayatına devam etmekte olup, İzmir’in en eski yerel gazetesidir.  Cumhuriyetle yaşıt, yani 1923 doğumlu Şeref Üsküp Bey ölünceye kadar tam yarım asır bu gazetenin başında

  olmuştur. Önümdeki notta Onunla 30 dakikadan fazla sohbet ettiğim ve ayrılırken bana hediye ettiği kitaplarının ismi var. O kitaplar, diğer yazarlardan da hediye edilen başka kitaplarımla birlikte kitaplığımdaki mutena yerlerini korumaktadır.

 

 

1992 yılının yaprakları kopartılan ajandamda günlük tarzında “Zamanın Mekânın Başka Bir Boyutu”  başlığı altında başka bir notta şunlar yazmışım:

6 Ağustos 1992 Perşembe günü adeta zaman-mekân’ın bir başka buutunda bütün coğrafyayı ve tarihi dolduran bir mana atmosferinde Kırk saate bedel Kırk dakika yaşadım. Kazakistan Uygur bölgesi Milli Eğitimcilerinden Pedagoji uzmanı ve edebiyat Profesörü Bubihan Alahunovna Hanım Efendi ve eşi Profesör Hâkim Meşrub; Zaman Gazetesi Ege Bölge Temsilcisi Ömer Gasgar bey tarafından tanıştırılmamız, tebessüm, fikir ve gönül iletişimi ile başlayan Kırk dakikalık sohbet: tarih, zaman ve mekânı dolduran bir ders gibi geldi bana. 

Bubihan Alahunovna: “-İstanbul ve İzmir’de beni en çok etkileyen şey okunan ezanlar oldu. Ayrıca toprağınız çok güzel. Türkiye çok güzel, fakat insanlarınız daha da güzel” diyordu. Türk Edebiyatını çok merak ettiği her halinden belli olan Alahunovna Hanım Efendiye Çiğli Gazetesi, Diriliş, Türk Edebiyatı ve Milli Eğitim Dergilerinden birer örnek takdim etmenin sevincini, mutluluğunu yaşadım. “Zaman Gazetesinden haberdarız, alıyoruz fakat okuyamıyoruz. Eğer Uygurca basarsanız, istifade ederiz, çok seviniriz” şeklinde konuşan Profesör Hâkim Meşrub ve Bubihan Alahunovna “İnsanların yıllarca İslam’dan uzaklaştırıldıklarını, aydınlarının dinden habersiz olduklarını” vurgulayarak “Edebiyatımızı ve Tarihimizi yeniden yazacağız” dediler. İlkokul birinci sınıftan 10. sınıfa kadar ders kitapları bulunan Bubihan Alahunovna hanım efendinin 20 kitabının, yayımlanmış 150 adet ilmi ve edebi makalesinin olduğunu ve Milli Eğitim Teşkilatında genel müdüre olduğunu öğrenmenin hazzıyla, birbirimizden istemeyerek ayrılmanın burukluğuyla “Allah’a ısmarladık” diyoruz.

O yıllar ağırlıklı olarak eğitim-öğretim hizmetiyle ilgili uğraşılar veriyordum. Teğet geçiyorum ama çok fedakârlıklar yaptım. Mesai harici okula çok hizmet verdim. Bu itibarla aslında okuma-yazmanın bende yavaşladığı yıllardır. 1993’te başlayan, 17 Ocak 1996 tarihine kadar sürren MLO süreci, MLO macerası beni edebi çalışmalardan uzaklaştırmıştı. Ney di bu macera? MLO, okunuşu milo, açılımı müfredat laboratuar okulu. Milli Eğitimi Geliştirme Projesi(MEGP) çerçevesinde Türkiye, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) ye üye ülkelerin birçoğu ile birlikte eğitimde kalite ve verimliliği artırma, yeniden yapılanma ve reform çalışmalarına başlama amacıyla Dünya Bankası ile hükümetimiz arasında beş yıl geri ödemesiz düşük faizle 77 milyon dolar civarında bir ikraz anlaşması imzalanmıştı. Milli Eğitimi Geliştirme Projesi kapsamında bu amaçla Eğitimi Araştırma, Geliştirme Dairesi(EARGED) kuruldu. Bu projenin önemli bir ayağı yedi coğrafi bölgeden eğitim fakültesine sahip 22 ilden her tür ve dereceden toplam 208 okul; kırsal, kentsel bölge ilişkisi de dikkate alınarak MLO okulu seçildi. Bu okullarda projeyi uygulamaya koyma çalışmaları başlamıştı. Bu projenin üç temel amacı vardı:

1) İlk ve orta öğretimde kaliteyi artırarak, öğrenci başarısını OECD ülkeleri ortalamasına yaklaştırmak,

2) Öğretmen eğitiminde kalite ve geçerliliği artırarak OECD ülkelerindeki standartlara ulaşmak,

3) Millî Eğitim Bakanlığındaki yönetim ve işletmecilik beceri ve uygulamalarını geliştirerek kaynak kullanımında daha ekonomik ve etkili olabilmeyi sağlamak. 

1993 yılında süreç başlatılmıştı. İşte benim yönetici olduğum Zafer İlkokulu da İzmir’de seçilen okullar arasındaydı. Bu nedenle 1993, 1994, 1995 yıllarında öncelikle okul yöneticileri, değişik zamanlarda bir iki haftalığına Aksaray İlindeki Hizmetiçi Eğitim Enstitüsünde kurs ve seminerlere alındı. İki defa da Ankara’daki seminer ve toplantılara katıldık. Seminerler çok renkli ve heyecanlı geçiyordu. En azından benim açımdan öyleydi. Ülkenin en seçkin akademisyenleri gün boyu ders veriyorlardı. ‘Beyin Fırtınası’ seansları, proje hazırlama çalışmaları ve Mlo okul modelinin yapısı bana heyecan veriyordu. Özellikle kafamdaki “Hayat Okulu Modeli”ne çok yakın ve yatkın bir projeydi. Düşüncelerimizi, önerilerimizi yazmamız istendiğinde, bir müsvedde kâğıda düşüncelerimi yazdıktan sonra sevincimi, heyecanımı belirterek kısa cümlelerle kafamdaki “Hayat Okulu Modeli”ne benzerliğine vurgu yapmıştım. EARGED deki bürokratların ve ders veren hocaların hoşuna gitmiş olacak ki beni yakın markaja aldılar. Bakanlıktaki Mlo Şube Müdürü Hacer Özdoğan, Ölçme-Değerlendirme Şube müdürü Bestami Çiftçi ve EARGED Başkanı Doç. Dr. Ahmet Apay çok samimi gayret ve çaba içerisindeydiler. Bu samimi gayretler her yönden bizleri birbirine bağlamıştı. Artık mesai harici de bir yerlerde buluşuyor, yemeğe çıkıyor, çay sohbetlerinde eğitim meselesini konuşuyor, Mlo heyecanını saklayamıyor, ümitlerimizin boşa çıkmayacağına olan inancımızı ifade ediyorduk. Seminer ve kurslara katıldığımız hafta sonları cumartesi günleri Kapadokya, Pazar günleri de Konya tarafına gezi yapıyorduk.

MLO konusunda artık uzmanlaşmıştım. Derslere iyi konsantre olmuş, aldığım motivasyona heyecanımı da katarak okulumun öğretmenlerini ateşlemiştim. Zaten geçen zaman içerisinde peyder pey müdür yardımcıları ve öğretmenler de seminerlere alınmıştı. Tabii bu heyecanın nerden kaynaklandığının anlaşılması için MLO’ dan bahsetmek gerekir. Projenin temel amaçlarını özet olarak vermiştim. MLO sınıf mevcutları 30 öğrenciyi geçmeyen, tam gün öğretim yapan, tek kişilik sıralardan oluşan derslikleri, harita odası, ekipman odası, müzik sınıfı, resim sınıfı, öğretmen çalışma odası, kütüphane ve laboratuarları olan, teknolojik gelişmelerin eğitime yansıtılacağı okullar olacaktı. Personeli eğitilmiş, fiziki mekânları iyileştirilmiş,  teknolojik araçlarla donatılmış bu okullarda yeni öğretim programlarının, müfredatın, yönetim yaklaşımlarının sistem geneline yaygınlaştırılmadan önce deneneceği, program geliştirme, müfredat hazırlama sürecine idareci, öğretmen veli ve öğrencinin katılacağı, bir bakıma kararların okul düzeyinde verileceği bir yerel yönetim modelinin oluşacağı okullar olacaktı. Dört duvar arasında kalmayan; kamera, video, fotoğraf makinesi ile doğaya, fuarlara, parklara, ormana, deniz ve göl kenarlarına açılan, gözlem ve izlenimlerin bilahare okulda film izleyerek, sergi açarak değerlendirileceği, tartışılacağı bir yapıya bürünen etkili okullar olacaktı.

MLO formatına uygun olarak, projeyi hayata geçirmek için büyük bir istek ve heyecanla işe başlamıştım. İzmir’deki her tür ve derecedeki 21 MLO Okulu arasında en iyi planlama, hazırlık ve iyileştirme çalışmaları benim okulda başlamıştı. Öğretmen arkadaşlarım, velilerim tam destek veriyorlardı. EARGED üst düzey yetkilileri, Bakanlık Müsteşar ve Müsteşar Yardımcısı hepsi çalışmalarımdan haberdardı. Birebir görüşmelerimiz, telefonla haberleşmemiz hep devam ediyordu. Ancak bu arada gençlerimizin, çocuklarımızın, torunlarımızın kesinlikle bilmesi, toplumumuzun hatırlaması, unutmaması gereken ve o yıllara denk gelen çok önemli ve acı olaylar yaşanmıştır. Biz o tarihi ürpermeyi, üzüntüyü yoğunluklu yaşadık. Özellikle 1992 yılı vahim hadiselerle doludur. Deprem, çığ felaketleri, grizu patlamaları, metan faciası ve Bosna-Hersek dramı.

Güneydoğu ve doğuda 1 Şubat 1992 den itibaren ard arda meydana gelen 45 çığ olayı ve hayatını kaybeden 326 kişi. Bu çığ felaketlerinin en büyüğü Şırnak’ta oldu. 3 Mart tarihinde de İhsaniye ve İncirharman Kömür Üretim Ocağında 263 kişinin ölümü, 83 madencinin yaralanması ile noktalanan grizu patlaması. 13 Mart akşamı mübarek ramazan ayında Erzincan’ı vuran 6,3 şiddetindeki depremde 653 kişi hayatını kaybetti, 1200 kişi yaralandı, 4500 konut oturulamaz hale geldi.

Ege Denizi’nde NATO tarafından Gerçekleştirilen bir tatbikat sırasında Türk Muhribi “Muavenet” ABD Filosundan Saratoga uçak gemisinden atılan füze ile vuruldu. Deniz Kurmay Yarbay Kudret Güngör, Deniz Teğmen Alper Tunya Akan, Telsiz Astsubay Çavuş Serhan Aktepe, erler; Mustafa Kılıç, Recep Akan, şehit oldular. Nevruz olaylarında tırmanan PKK saldırıları can almaya devam etti. 06.11.1992 saat 21.05 te 20 saniye süren, yerli kaynaklara göre 5,5, Atina’dan verilen habere göre 6,2 şiddetinde bir depremle de İzmir’desarsılıyoruz.  Ve Osmanlı Coğrafyası kan ağlıyor. Bosna Hersek Dramı, Karabağ, Kıbrıs, Somali ve Hinduların cami yıkımı. Sırplar Avrupa’nın göbeğinde kadın, yaşlı ve çocukları öldürdü, öldürdü. 50 bin kadının ırzına tecavüz edildi. 140 bin kişi öldürüldü. Birleşmiş Milletler, AB, ABD; Filistin’de olduğu gibi sadece seyretti.  Bosna Hersekte dine, imana, camiye medreseye karşı savaş verildi.  Onlar 500 yıllık tarihi yıkıp başka bir tarih yazmak istiyorlardı. 9 Ocak 1993 akşam haberlerde Bosna_Hersek Başbakan Yardımcısı Hakkı Turinyevç’in Sırplar tarafından öldürüldüğünü, tabutu için ağaç bulunamadığı haberini,  Irak bunalımı başlıklı haberi dinliyorum. Haberlerin bitiminde Üstad Sezai Karakoç’un “Gün Saati” adlı kitabını alıp okuyorum. “İnsanoğlu geleceği repertuarda, geçmişi kimlik dosyasında tutan ve gölgeyi geçmişten, ışığı gelecekten alan bir şimdiki zamanla hayatını taş taş ören bir kader mimarıdır.” Satırlarını tekrar tekrar okuyup tefekküre dalıyorum. Ardı ardına bunca felaket ve Sezai beyin adeta “Ya Ölüm, Ya Diriliş” dercesine kurduğu Diriliş Partisi ile bu hadiseler arasında bağlantı kurma eğiliminden kendimi alamıyorum. Hadiseleri farklı bir biçimde algılıyor, manevi ikazlarla milletimizin, devletimizin uyarıldığını düşünüyor ve sarsılıyorum, ürperiyorum, üzülüyorum, üzülüyorum. Bu üzüntülü, gerilimli halimiz 13 Ocak 1993’te doruğa ulaşıyor. İzmir Kız Lisesi Konferans Salonundayız. Bosna-Hersek Milli Eğitim Bakanı Özerk Sancak Bölgesi Eğitim Bakanı Rıza Gruda Bosna-Hersek’i anlatıyor:

            “-1878 Berlin anlaşmasından sonra problemlerimiz başladı. Şimdi Bosna-Hersek Avrupa’nın ortasında bir mezarlıklar ülkesidir. Başta Amerika olmak üzere bütün Avrupa seyirci kaldı ve maskeleri düştü. Bu bir haçlı zihniyeti zulüm ve despotluğudur. 1912 Balkan Harbinde Sırplar yine aynı zulmü yapmışlardı. Babamın adı Murattı Milan yaptılar, dedemin adı Abdurrahmandı Avran yaptılar.  Biz onlara hiçbir şey yapmadık. Hep verdik. Sabunu, temizliği bizden öğrendiler. Fransa’da Loir Müzesine hiç girdiniz mi? Tek tuvalete rastlayamazsınız. Balkan Harbinden sonra 150.000 Müslüman Türkiye’ye göçe zorlandı. Çeşme, Dikili, Gömeç, Burhaniye ve Urla gibi yerlerde yaşarlar. Şu anda, şehriniz İzmir’de yaklaşık bir milyon muhacir yaşıyormuş. Genel bir asimilasyon uyguladılar bize. Sırbistan karlığı bizi nüfusa geçirirken Türk-İslam kimliğimizi gizleyerek geçirdiler. Biz Peçenek boyuyuz. Ayrıca biz, Osmanlıların Balkanlara Konya Karamandan gönderdiği

muvazene koluyuz. Evet, biz Osmanlıların en sadık tebaasıyız. Bugün başımıza gelenler, tarihte de başımıza gelenlerden hiç farklı değildir. Şimdi size 1924 yılının mübarek kurban bayramında 2500 kişinin katledildiğini söyleyeceğim. Bir kişiyi kurban keserken onu tutup ellerinden bağladılar. Göğsünü yarıp yüreğini kopararak köpeklere attılar. Köpekler yemeyince; - bakınız Müslüman türkün etini köpek dahi yemiyor- dediler. 1954–1964 yılları arasında komünizmin baskı ve zulmünden 150.000 kişi Türkiye’ye göç etti ve son göçtü.”

            “- Bu günkü Bosna-Hersek manzarası; 10 ay içerisinde Sırplar tarafından 200.000 kişi şehit edildi. 100.000 anamız, bacımız, kızımız namusunu kaybetti.  Bunu tarihin hiçbir yerinde göremezsiniz.  Hayvanların bile kendilerine göre bir kültürleri vardır. Maalesef bugün on binlerce kadın Sırp çocuğu taşıyor. Bunlar domuz mahsulüdür. Asla bizim çocuğumuz olamaz.” Ve bakan ıslak gözlerle devam ediyordu:

            “- 850 cami yerle bir edildi. Çeşmeler köprüler yerle bir edildi.  Bunlar 400–500 yıl Ayakta kalmış Osmanlı Mimarisinin en güzel örnekleriydi.  Yaktıkları camilerdeki imamların boğazlarından huni ile benzin dökerek Molotof kokteyl gibi patlatıyorlardı. Drina Köprüsü üzerinden çocuklarımız, bebeklerimiz diri diri atılarak nişangâh yapıyorlardı. Şunu samimiyetle söyleyeyim ki başımıza gelenler Allah’ı unuttuğumuzdandır. Biz gördük. Hakikatten Amerikanın, Avrupa’nın insanları Büyük

Türkiye’den çok korkuyorlar. İnşallah yağmurdan sonra güneş doğacaktır. 100 sene zarfında tam 2500 camii yerle bir ettiler. Berlin’den bugüne 5 milyon kişi öldürmüşler. Muhacir sayısı ise 10 milyon.”

            İşte tarihin kara lekesi, insanlığın en korkunç ayıbı. Günlerce titreme nöbeti geçirdim. Tercüman aracılığıyla dinlemeye rağmen. Üzüntüden, bir şeyler yapamamanın aczinden geçirdiğim gerilimli günler çok acıttı beni. Hadiselerin başladığı günlerde bir Pazar sabahı bir televizyon kanalında Makedonya’da nehir kan akıyor haberini duyunca kafamı duvara vurduğumu ve kendimi tutamayarak dışarıya fırlayıp tek başıma meydan inip haykırmak, katliamı lanetlemek, protesto etmek amacıyla Konak Meydanında soluk aldığımı hatırlıyorum. Konak Meydanına vardığımda benden önce yüksek gerilim içerisinde olan 50 civarında kişi daha vardı. Var gücümle haykırabildiğim kadar haykırmıştım o gün.

Ve fırtınalar dinmiyordu. İç ve dış felaketler yetmiyormuş gibi derin bir güç tehlikeli bir oyun oynamaya devam ediyordu. 17 Ocak 1993 günü Orgeneral Eşref Bitlis bir askeri uçak kazası süsü ile suikasta kurban gidiyordu. Bir hafta sonra da Uğur Mumcu Ankara’daki evinin önünde arabasına bırakılan bomba ile öldürülüyordu. 5 Şubat günü Anap Milletvekili Adnan Kahveci de bir trafik kazası ile gidiyordu. 17 Nisanda Cumhurbaşkanı Turgut Özal şüpheli bir şekilde vefat ediyor. Bu karanlık ve derin güce karşı hiçbir ciddi tedbir alınamıyor, ülke kaos ve karışıklığa sürüklenmek istendiği apaçık olmakla beraber maalesef laik ve Kemalist kesim bağnazca bir tutumla olayların faturasını Müslümanlara mal etmek istiyorlardı. İslam’a saldırının, hakaretlerin dozunu kaçırdıkça kaçırıyorlardı. Felaket ve acılar bir türlü bitmiyordu. 24 Mayıs 1993 günü de tam Güneydoğu sorununun çözümü arifesinde Bingöl-Elazığ Karayolunda PKK 33 askeri kurşuna diziyor. Yani kamuoyunun algısı öyleydi. 2 Temmuzda Sivas’ta Madımak Olayı, 5 Temmuzda Başbağlar katliamı ile ülke sarsılıyor.

Gel işin içinden çık. Bazı şeyler biliyorduk, bazı şeyleri de seziyorduk, fakat elimizden bir şey gelmiyordu. Devletini milletini sevmen, duyarlı olman yetmiyordu. Medya ise maalesef çok kötü sınav veriyordu. Zaten bazı iddialara göre bir kısım basın mensubu gizli servislere çalışıyor, bazı medyayı da Hıristiyanlar birliği, bir ikisini de mason locaları finanse ediyormuş. Rant mafyasının varlığı ise kuvvetle hissediliyordu. Siyaset kirlenmeye başlamıştı. Kurulan her parti paraya bağımlı olarak doğuyordu. Ya da diğer bir partiden kopuyordu.  Büyük bir kısmı aile şirketleri, menfaat şebekeleri halinde çalışıyordu. Millet hep sükût-û Hayal yaşıyordu. Onu dene, bunu dene. Oysaki siyaset bir ilimdir. Politika ise sanat sayılabilir belki. Fakat ülkemizde siyaset hile, politika çok yüzlülük olarak tatbik edile geliyordu. İşte bu sebepledir ki, manevi sorumluluk duygusu ile vicdanının sesine uyarak;  siyaset ilmini öğretmek, siyaset mektebi olmak, milletin öz değerlerinden beslenen bir yapılanma ile 40 yıldır fikir üreten, ülke sorunlarına acil ve köklü çözüm formüllerini dillendiren Üstad Sezai Karakoç, güller açan gül ağacı amblemi ile Diriliş Partisini kurmuştu. Diriliş bir düşünce partisi idi. Milletimizin Dirilişini sağlama tarihi görev ve misyonunu birlikte yüklemek amacını güdüyordu. Parayla pulla, reklâm ve propaganda ile hiçbir alakası olmayan, sadece hizmet aşkı ile tutuşan, medeniyetimizin yeniden inşasına çalışma niyet, gayret ve azminde olan idealistlerin gönül birliğiyle, el birliğiyle olacak yürüyecek bir hareket olarak, diğer partilere benzemeyen bir yapı ile ortaya çıkmıştı. Parti teşkilatlanması çok ağır gidiyordu. Medyadan bir destek görmediği için, millet de alışılmışın dışına kolay kolay çıkamadığı için beklenen örgütlenme yoktu. Zaten genel başkan da bunu dert etmiyordu. Biz üzerimize düşeni yapacağız, tebliğ edip geçeceğiz.  Takdir Allah’ındır.  Her şeye rağmen İstanbul ve Ankara’nın dışında; Eskişehir, Bursa, Niğde ve Elazığ’da parti teşkilatı kurulmuştu. Teşkilatı kuran illere üstad ayda bir gidip konferanslar veriyor veya sohbetler yapıyordu. İşte biz de 25 Mart 1993 Günü hem Bursa’daki akrabaları ziyaret ederek bayramlaşmak, hem de Sezai Karakoç'la Bursa’da buluşmak, konuşmak, sohbetini dinlemek amacıyla ailece Bursa’daydık. Akrabalarla ikindi ezanını müteakiben Mecnun Dede Camiinde namaz kıldık. Üstad Sezai Karakoç’un da camide olduğunu gördük. Namazdan sonra ellerini öpmek istedim, öptürmedi, kucaklaştık. Bilahare beraberce il merkezine gittik. Bayramlaşma faslından sonra saat:19.00’a kadar sorulu-cevaplı sohbet devam etti. Rusya’daki son değişme ve gelişmeler, Somali meselesi, Bosna_hersek konuları konuşuldu, ülkemizdeki siyasi olaylar değerlendirildi. Bir gencin Sezai Beye “-Siz Milliyetçi misiniz?” sorusu üzerine; “-Biz milliyetçi değil, belki milletçiyiz. Milletimiz de Türk, Kürt, Arap’tır. Irak, Suriye gibi sınırları kabul etmiyoruz. Bu sınırları Fransız, İngiliz çizmiştir. Biz tek milletiz, İslam Milleti. Medeniyetimiz de İslam Medeniyetidir.” Dedikten sonra kurtuluşun İslam’ın dirilişinde olduğunu ifade etti. Amerikanın Somali çıkarmasının işgal olduğunu, söyleyerek, Afrika’daki petrol ve elmas yataklarına dikkat çekti. AT(Avrupa Topluluğu)’ın bayrağımızdaki ayla yıldızı çıkarmamızı istediklerini hatırlattı. Asya’daki Türk Cumhuriyetlerinin durumunun da pek parlak olmadığını, bizim de onlara pek esaslı bir şey yapamadığımızdan bahsetti.

            Bir yıl önce de Bursa Uzunoğlu Düğün Salonunda “Ülkemizin Geleceği” konulu bir konferans vermişti. Saat:20.00’de başlayıp,  22.00 de tamamlanan konferanstan sonra parti il binasına dönmüştük. Çoğunluğunu üniversite gençliği ve öğretim görevlilerinin oluşturduğu 40–50 kişilik bir grupla yapılan sorulu-cevaplı sohbette üstadın derin bilgisi, inanılmaz hafıza kuvveti herkes tarafından hayranlık ve hayretle fark edilmişti.  Orada dikkat çeken bir şey daha söylemişti: “-Ben hiçbir zaman şair olmak istemedim. Şiir hep bana ayak bağı oldu.” Oysaki bazı çevreler hep onu şair kimliği ile öne çıkarıyorlardı. Hâlbuki külliyatında roman hariç her türden eser vardı ve düşünce eserleri ağırlıktaydı.

1993 yılında bizi üzüntüye boğan bir hadise daha vardı. Diyarbakır’da PKK’nın bir kahvehane taraması sonucu (öyle sanılıyor) babamın amcası oğlu Zülküf, yani Selahattin’in abisi şehit ediliyor. Ve geride beş yetim bırakıyordu. Ondan bir yıl sonrada 12 Şubat 1994’te, doğduğu günde ve Ramazan ayında babam vefat ediyordu. Üvey anamın anlattığına göre 11 Şubat akşamı iftar yemeğinden sonra babam kendisine; “-Ben bu gece Sahur Vakti ruhumu teslim edeceğim. Hakkını helal et” demiş. Sahura kalktıklarında, borçlarını bir kâğıda yazmış, bir iki yudum çay içtikten sonra tekrar hakkını helal et, panik yapma, çocukları korkutma. Keşke Naci de burada olsaydı” dedikten sonra, tokalaşarak “Alla ısmarladık deyip oturduğu yerde ruhunu teslim etmiş. Kayıtlara ölüm sebebi Hipertansiyon diye geçti. Evet, tansiyonu vardı. Vefat haberini aldığımda 5 gün mazeret izni alarak Ergani’ye gittim. Taziyelerin kabulü faslından sonra babamın borçlarını temizledim. Veraset ilamını çıkarttım. Üvey annemin aylığa bağlanabilmesi işlemlerini tamamladım, geri döndüm.  İlk kez yetim ve öksüz kaldığımı hissediyordum. Babamın sırtımızı dayadığımız bir dağ, gölgesine sığındığımız bir çınar olduğunu ölümünden sonra anlamıştım. Kolum kanadım kırılmıştı sanki. Hala bazen sokaklarda caddelerde, köşe başlarında bazılarını cüsse ve kıyafetiyle gayri ihtiyarı babama benzetir ani bir heyecandan sonra hüzün külçesi haline gelirim.

            Okulumda MLO çalışmaları çok iyi gidiyordu. Performansım yerindeydi ve gittikçe artıyordu. Mahalli imkânlarla, personelimin ve velilerimin katkılarıyla harita odası, öğretmen çalışma odası, ekipman odası, müzik sınıfı, resim sınıfı hazırlamış ve yaptırmıştım. Okulun salonunu da iyileştirerek çok amaçlı etkinlikler için hazır hale getirmiştim. Okulun boya ve badanasını resmi renklerden kurtarmış cicili bicili tatlı renklerle boyamıştım. Okulun temizliği fevkalade iyiydi. Sınıfların pencereleri, merdiven başları çiçeklerle, çiçek saksılarıyla donatılmıştı. Bahçeye fidanlar dikmiştik. MLO standartlarına ulaşabilme için bütün şartlar neredeyse yerine getirilmişti. Okul gelişim planı yapılmış, Okulu Geliştirme Yönetim Ekibi,  Teknoloji Grubu ve diğer çalışma grupları oluşturulmuştu. Bu itibarla bakanlık nezdinde büyük bir itibar görüyordum. Maalesef Konak İlçe Milli Eğitim Müdürlüğünden ve ilden gerekli desteği alamıyordum. Projeyi takmıyor veya benimsememişlerdi. Hatta sabote ettikleri de oluyordu.

1993’ün en önemli diğer bir olayı, Cumhurbaşkanı Turgut ÖZAL’IN ölümü. ANAP’ın Kurucusu, eski Başbakan. 9 Kasım 1989’da bütün engellemelere rağmen Cumhurbaşkanı seçilen Turgut ÖZAL; Hayatını milletine adayan, köklü değişim ve gelişim sürecini başlatan sivil, muhafazakâr, daha doğrusu dindar ve demokrat bir Cumhurbaşkanı. Tabuları yıkan, Türkiye’yi bir sıçramada 10 yıl ileri götüren bir atılımcıydı. Telekomünikasyonda, teknolojide devrim yapmıştı. En ücra köylere kadar yol, su, elektrik ve telefon götürülmesini sağlamış, onlarca barajın yapılmasına vesile olmuştu. İkinci Değişim Programı O’nun bir siyasi vasiyetiydi. Bu programda öngörülenlerin ne kadarı, nasıl, ne zaman hayata geçirilecek zaman gösterecekti. Özal’ın değişim programı memur sayısının azaltılması, SSK, BAĞKUR ve Emekli Sandığının özelleştirilmesi, ağır sanayi yerine teknoloji, turizm ve tarıma yönelmesi, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, valilerin halk tarafından seçilmesi, bölge valiliklerinin kurularak başkanlık sistemine geçiş sürecinin başlatılması, çevrenin korunmasında ciddi tedbirlerin alınması gibi hayati konular vardı. Evet, bu tonton amca; 17 Nisan 1993 günü Hakkın rahmetine kavuştu. 22 Nisan 1993 Perşembe günü Ankara’dan İstanbul Fatih Camiine naaş’ı getirilirken Türkiye tarihinde ilk kez rastlanan bir kalabalık, onu ebediyete uğurlamakiçin Ankara-İstanbul kara yolunu boylu boyunca doldurmuştu. O günkü gazetelerin yazdığı, televizyon spikerlerinin söylediği 2 milyon civarında insan cenaze merasiminde hazır bulunmuştu. Ve tam bir yıl 24 saat mezarında asla ziyaretçi eksik olmadı. Nûr içinde yatsın. Yaşasaydı bugün daha müreffeh bir ülkede yaşamış olacaktık, kanaati yaygındır. Milletin ekseri eceliyle öldüğüne inanmamaktadır. Zaten ailesi tarafından Amerika’ya tahlil için gönderilen saç tellerinin ve tahlil raporunun yok edilişi bu kuşkuyu derinleştirmektedir.

1995 yılı okuldaki çalışmalarımın olgunlaşma yılıdır. İlimizdeki proje okulları içerisinde alt yapısını tamamlamış tek okuldu Zafer. En büyük sorunumuz, destek personelin olmamasıydı. Kütüphaneci, memur,  formatör öğretmen, rehber öğretmen ve hizmetli gibi. Bir de proje okullarında hizmeti 5 yıldan az, 20 yıldan fazla öğretmen ataması yapılmayacak, geçici görevlendirme olmayacaktı. Bu konuda Bakanlık genelgesi olmasına rağmen il Milli Eğitimi buna uymuyor veya uyamıyordu. Projeyi benimseyen de yoktu. “Biz ne projeler gördük” anlayışı hâkimdi. MLO mevzuatı olmadığı için yetkililer genelgelerle bu iş yürümez diyorlardı. 1995–1996 öğretim yılı başı hizmetli ve öğretmen sıkıntısı başlamıştı. Genelgeler dikkate alınmıyor, Bakanlığın alan testi yapacağı sınıflarıma geçici görevle emekliye ayrılmak üzere olan öğretmenler verilmişti. Yani MLO sevdasındaki heyecanım yavaşlamaya başlamıştı. Derken 1995 yılının son aylarında emeklilik ikramiyesi %100 artırıldı. Benim de iki çocuğum üniversiteye yeni kayıt yaptırmış, harç parasını yatırmakta dahi zorluk çekiyordum. Bir grup arkadaşla birlikte 15 Ocak 1996 aylığını aldıktan hemen sonra emekliye ayrılma kararı verdik. bilahare Türkiye genelinde emeklilik başvurusu had safhaya çıktığı için Bakanlık, emeklilik isteyip de görevinden ayrılmadan devam edenlerin ikramiyelerini aldıktan sonra isterlerse aynı göreve atanabileceklerini duyurdu. Nitekim birkaç ay sonra medya aracılığı ile emekli öğretmenler göreve çağrılıyordu. Aslında ben emekliye ayrılmak istemiyordum, emekli olmak için de çok gençtim. Fakat bir yandan maddi sıkıntı içerisindeydim, diğer yandan psikolojik baskı altındaydım. Bunu birçok sebebi vardı. Fakat öne çıkan sebepler ikiydi: Bir, ilde metropol düzeyinde yapılan MLO Toplantısında il proje sorumlusunun toplantıya katılmaması, yerine gönderilen Müdür Yardımcısının konuyu bilmemesi, konuya vakıf olmaması, Konak İlçe Milli Eğitim Müdürünün ve diğer metropol ilçe müdürlerinin de konuyla ilgili seminerlere katılmaması, bilgilenme ihtiyacı duymaması ve projeyi önemsemediklerinin açıkça belli olması sebebiyle; İlköğretim Genel Müdürünün, EARGED den MLO Şube Müdürünün açış konuşmasını ve bilgilendirme konuşmasını benim yapmamı istemeleri. Bunun doğru olmayacağını ifade ettimse de “-Hayır, sen konuş. Hadlerini bildireceğiz.” Dediler. İşte bu konuşmadan sonra Milli Eğitimin bazı bürokratları bana kafayı taktılar. Bir ilkokul müdür onları bilgilendiriyordu. Bunu hazmedemiyorlardı. Onlar emreder, müdürler de emre uyar. Onlar öyle görmüş, öyle alışmışlardı.

İkincisi ki bunu çok geç fark ettim; Müslüman kimliğim ve de Diyarbakırlı oluşum. 1970 yılından beri Ergani’den çıkmıştım ve 1976 yılından beri İzmir’de görev yapıyordum. Çocuklarım İzmir’de doğdu, büyüdü. Bütün hayatım devlete, millete hizmetle geçmişti.  Fikir, görüş ve düşüncelerimle, yazı ve şiirlerimle kültür, sanat ve edebiyat hayatına pozitif katkı sağlamak, milli, manevi, ahlaki ve insani değerlere bağlı kalarak, öğrencilerimin kafasını bu ideallerle donatarak meslek hayatımda koca 25 yıl bırakmıştım. Ve en yakın dostlarım, arkadaşlarım hasbelkader ya Egeli, ya Marmaralı veya İçanadolulu oldular. Hiçbir zaman bölgeci, ırkçı,  ayrımcı olmadım. Annemin babası Çanakkale’de şehit olmuş, diğer dedem bu devlete 7 yıldan fazla askerlik yapmış ve ben tam 25 yıl Türk Millî Eğitimin amaçları doğrultusunda başım dik, alnım ak onurla görev yapmışım. Fakat ne hazindir ki itham etme, kategorize etme toplumumuzun bir kesiminde hastalık halinde vardır. Dengeli bir kişiliğe, sağlam bir ruh yapısına sahip bireyler yetiştirmede pek başarı gösterememişiz ki, Millî Eğitimin başında, İl Milli Eğitim atama hizmetlerine bakan Müdür Yardımcısı, beni hiç görmemiş, tanımamış olmasına rağmen, ben emekliye ayrıldıktan sonra yerime atayacağı yeni müdüre nereli olduğumu sormuş, “Diyarbakırlı” cevabını alınca; “-Ben yönetici atamada olduğum sürece tek bir Güneydoğulu atanmayacak. Ne kadar Diyarbakırlı, Urfalı, Mardinli müdür varsa hepsinin ayağını kaydıracağım.” Ne acı şey değil mi? Beni tanısa gam yemem. Yaşı güya kemale eren biriydi. Asker kökenli olduğunu söylemişlerdi, bilemiyorum. Belki bunu hiç anlatmamalıydım. Ama daha beteri şeyler olduğu için hafif olanlardan birini yazayım, dedim. Yıllar sonra ‘zihniyet değişimi olacak mı,’ anlamasına yardımcı olsun diye.

Nihayet okulumdan 3 öğretmen arkadaşla birlikte emekliye ayrılmak için dilekçe verdik. Okulumu ve arkadaşlarımı çok seviyordum. Fakat çaresizdim ve mecburdum. Hatta bir ara Konak Kaymakamı,  yanında ilçe Milli Eğitim Müdürü emekliye ayrılmamam için ikna etme amacıyla yanıma geldi. Kaymakam beyle tanışmamıştık. Fakat o gıyabımda beni çok iyi tanıyormuş. “-Devletin ve milletin sana ihtiyacı var. Ayrılmamanı istiyorum. Lütfen kararını bir daha gözden geçir” dediyse de bana, İlçe Milli Eğitim Müdürü Hüseyin Tengerlek; “- Kaymakam bey, ayrılsın, ayrılsın, mazereti var “diyerek Kaymakam beyi adeta okuldan bir an önce ayırmak için zorladı. Benden kurtulması hoşuna gidecekti. Çünkü MLO Projesi çalışmalarında EARGED’le yürütmem hoşuna gitmiyordu. Zaten projeyi benimsememişti. Senin müdürün benim, bakanlık değil, diyordu her halü karda. Bir de okul parasından ilçeye hiçbir katkı yapmıyordum. Yani ilçenin yemekli toplantılarının masraflarının karşılanmasına, şube müdürlerinin odalarının dizaynına maddi katkım olmuyordu. Vakıf makbuzlarını dahi almıyordum. Benim okulumda ayakkabı dahi alamayan çocuk varken size kuruş veremem, diyen bir müdürdüm. Onun için ayrılmak en iyisi idi. Kurum amirlerini karşısına almak, çatışmak doğru olmadığı gibi zarar da getirirdi. Maddi bir imkân doğmuştu, emekli ikramiyeleri ikiye katlanmışken emekliye ayrılmak en doğru yoldu. Nihayet emeklilik onayım geldi. 17 Ocak 1996 Tarihinde okulla ilişkimi resmen kestimse de meccanen bir hafta daha görev yaptım. Arkamda en ufak bir iş kalsın istemiyordum. Her şey yerli yerinde derli toplu bir düzen bırakarak ayrıldım.

            1996 yılı benim için bir dönüm noktası, bir bakıma da bir kırılma noktası oldu. Birçok şeyin farkına yeni vardığım, yeni hayat tecrübelerini kazandığım, arkadaşım, dostum var mıymış, yok muymuş, dostum kimmiş öğrendiğim bir yıl oldu. Aynı zamanda köylerden ayrıldıktan sonra, 10 yıl bir aradan sonra en fazla kitap okuduğum bir yıl oldu. Öyle bir okuma ki gözlerime kan indi. O yıldan itibaren gözlük kullanıyor oldum. Basın-Yayın dünyasını yakın takibe almıştım. Yeni bir kitap daha baskıda iken bile haberim oluyordu. Eğitimle ilgili çok tercüme eser de okudum.

            Emeklilik Hayatının kendine özgü güzellikleri vardı ama bana uymuyordu. Daha genç sayılırdım. Sağlığım yerindeydi. Aldığım emekli aylığı canıma sinmiyordu. Sanki hak etmeden alıyorum gibi bir duygunun vicdanı baskısı altında hissediyordum kendimi. Hareketli, hizmetten hoşlanan biri olmam hasebiyle oturup kalamazdım da. Bir kitapçı dükkânı, özellikle sahaf dükkânı açmak isteğim vardı ama maddi gücüm yoktu.  O zamanlar dükkân kiraları pahalı olduğu gibi bir de en az 2–3 aylık bedeli kadar hava parası diye bir para istiyorlardı. Tabii bu süreçte Eğitimi Araştırma Geliştirme Dairesi(EARGED) Başkanlığı ile irtibatım devam ediyordu. Emekli olmuştum ama MLO okullarını Bakanlığın bilgisi dâhilinde Danışmanlık, rehberlik yapmak amacıyla geziyordum. Fakat tanıdığım, bildiği müdürlerin okullarına gidebiliyordum. Çünkü resmi bir sıfatım yoktu. Proje okullarında bir sıkıntı vardı. EARGED de bu durumdan rahatsızdı. Bu itibarla İzmir İlinde Projenin hayata geçirilmesi için modelin işlemesi, organizasyonun başlaması için benden destek istiyorlardı. Bana güveniyorlardı. Konuya vukufiyetimi de çok iyi biliyorlardı. Milli eğitim Yöneticilerinin bu işe yeterince eğilmediklerini,  önemsemediklerini benden daha iyi biliyorlardı. Bu İzmir’in bir talihsizliğiydi galiba. Zira diğer illerde durum farklıydı.

            Bu arada MEB artan öğretmen ihtiyacına binaen emekliye ayrılan öğretmenlere ‘geri dön’ çağrısı yapıyordu. EARGED den de bana çağrı gelince Ankara’ya gittim. Mesleğe geri dönerek MLO çalışmalarına devam kararı aldık. İzmir’e geri döndüğümde genç öğretmen adaylarıyla birlikte yüzlerce, belki binlerce kişinin yığıldığı Karşıyaka devlet Hastanesinden 2,5 gün süren bir işkence sonucu Sağlık Kurulu Raporu aldım. Diploma, Askerlik terhis Belgesi ve 6 adet fotoğrafla birlikte öğretmenlik için yeni mezunlarla birlikte başvurdum. Hâlbuki emekli dönüşü başvurularda bu kadar belgenin istenmemesi gerekirdi. Ama bizdeki kırtasiyecilik ve bürokrasideki formaliteler ironik ve kronik bir hal almıştı.

Nihayet gecikmeli de olsa 1996’nın son aylarına doğru İzmir ili emrine verilmiştim. 17 Ocak 1996’da emekliye ayrılmıştım, 17 Ocak 1997 Cuma Günü tam bir yıl aradan sonra tekrar yeniden, ilk kez öğretmen oluyormuşçasına bir sevinç ve heyecanla Buca Mimar Kemalettin İlkokulunda göreve başladım. Aslında MLO Sevdasından vazgeçeyim ya da uzak durayım diye bilinçli bir şekilde evimin çok yakınındaki okula vermişlerdi.  Tayinim çıkmadan önce Ankara’da EARGED Başkanı Sayın Doç. Dr. Ahmet APAY Beyle durum değerlendirmesi yapmıştık. “-MLO işinde seni nasıl istihdam edeceğiz. Sen ne düşünüyorsun?” demişti bana. Ben de; “- MLO Mevzuatı yok. Kadro, unvan yok. Menşe itibariyle sınıf öğretmeniyim. Önce bir okula atamam yapılır, bilahare il veya bakanlık oluru ile MLO İl Koordinatörü olarak görevlendirmem yapılır. O da olmazsa bir proje okulunda görevlendirilme olur çalışmalara o şekilde katılırım.” Dedim. O da “tamam” dedi. Fakat netice itibariyle tayinim proje okulu dışında bir okula yapıldı. İl Milli Eğitim Müdür ve öğretmen atama bölümü müdür yardımcısı ile ayrı ayrı görüşerek durumu anlattım: “-Sağ olun, teşekkür ederim. Evimin yanındaki okula verdiniz beni ama ben MLO Organizasyonunda aktif görev almak için mesleğe geri dönüş yaptım. Daire başkanı bu işin içinde, hatta başında olmamı istiyor. Yok, olmayacaksa hiç olmazsa bir MLO Okuluna geçici görevlendirin, bilgim, tecrübem heba olmasın ve bu okullarda proje bir an önce uygulamaya konulsun. Bizzat dönemin İl Milli Eğitim Müdürü Sayın Zeki Bilgin İnanlı bana; “-Ne yapacaksın MLO’yu, otur oturduğun yerde. Evinin yanındaki okula verdik. Yarım gün öğretmenlik yap, yarım gün otur keyfine bak. Bu iş yürümez, hem ne diye kendini yoracaksın” demez mi?  Gerçi geçen zaman içerisinde bir bakıma haklı da çıktı sayılır. Yüksek tecrübeleri vardı. Nezaket sahibi, vaziyetleri çok güzel idare eden sabırlı bir yöneticiydi.  

Bundan sonraki yıllar kendimi daha çok geliştirdiğim, lisansımı tamamladığım, İnter medya’nın gözdeleri arasına girdiğim yıllar olacak. Araya 28 Şubat gibi meşum bir tarih girmeseydi, en güzel yıllar olacaktı. Yeri ve zamanı geldikçe “hayat Albümünü” açacak, “Hatıra Defteri”ni paylaşacağız. Allah nasip ederse, ömür yeterse “Günlükleri” de yayınlar, ya da basarız.

 

(Hatıra Defterimden)

 

Degerli Yazarimiz NACİ GÜMÜŞ Bu tarihten itibaren bizimle beraberdir: Çarşamba, 16 Aralık 2009.

Yazarin Diger Yazilari

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Site Dili / Language
İstediğiniz dile çeviriniz

language you want to turn the

Üye Girişi
Ziyaretçi Sayısı
Bugün2553
Dün3100
Tüm Zamanlar4123014
Kimler Çevrimiçi
Şu anda 153 konuk çevrimiçi
İstatistikler
Üyeler : 2346
İçerik : 1491
Web Bağlantıları : 26
Ziyaretçi Anketi
Gönül Sitesini Dünyanın neresinden İzliyorsunuz?