Kitap Okuma Anketi
Kitap Okuyor musunuz?
 
Yasal Uyarı
Bu sitede yayınlanan bütün eserlerin çoğaltılması, izinsiz olarak bestelenmesi yasaktır! Buna uymayanlar hakkında, 5846 ve 411 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, 3257 sayılı Sinema ve Muzik Eserleri Kanunu Hükümleri gereğince hukuki işlem yapılacaktır. Sitede yayınlanan şiir, yazı ve hikayelerin telif hakları sahiplerine aittir. Ancak Naci Gümüş imzalı yazı, şiir ve hikâyeler; isim anılması, kaynak gösterilmesi şartıyla alıntılanabilir.
Site İçi Arama

PostHeaderIcon HAYRANLIK HASTALIĞI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 14
ZayıfEn iyi 
Yazarlarımız - Makaleleri

İnsan, oldum olası yeni yapılmış bir şeyi izlerken o şeye karşı genellikle hep hayranlık duyarak bir yakınlık gösterir. Bu yakınlık; anlamlı duygular çağrıştırdığı gibi anlamı olmayan duyguları da çağrıştırır.
Bir işe bir oluşa hoşumuza gidebilecek tarzda beğenerek bakmak ayrı bir şey ama başkasının başardığı bir işe bakmak çok daha ayrı bir şeydir sanırım. Her insan kendisinin dışında başarıyla sonuçlanmış bir yeni buluşa ya da yeni çıkan bir ürüne başlangıçta hep gıpta ederek bakar.
Gıpta ile yapılan her bakış iyi niyet taşıyan bir hayranlık duygusudur.
Ama öyle bir bakış da vardır ki; işte o bakış farklılık arz eder. Önce merak içinde hayranlıkla bakılan yeni bir şeye bir etkilenme hissi ile bakılır. Bu etkilenme anlık bir hayranlıktır. Bir nispete ya da kıyasa göre etkilenen bu etkilenme yüzünden bakılıp tekrar edilen yeni bakış ise kısa bir süre sonrasında hayranlık duymaktan çıkmaya yönelik olur. Hayranlık duyulan bakış bir anda tebessümünü kaybeder ve donuk bir bakışa dönüşür.
Başlangıçta hiç görmediği ve bilmediği var olan bir şeye hayran olarak bakan insanın bir anda yaşadığı negatif bir duygu eylemidir bu haddizatında.
Böyle bir durumda ancak ontolojik olarak sahiplenme dürtülerine malik olan insanın baktığı yeni şeye karşı o esnada birden sahiplenme dürtüleriyle bakmaya çalıştığı gözlenir. Yaşanan böylesine bir ruh hali birçok insanda ve çoğu zaman yeni olan o şeye karşı sahiplenme dürtülerini kışkırtarak değişik bir şekilde başkalaşım göstertir.
Bu başkalaşım; karmaşık bir ruh haliyle etki altında kalan birçok insanı olumsuz bir psikoloji ile etkiler. Hayranlık seyrinin içi boşaltıldığında ise zikrettiğimiz başkalaşım, bambaşka bir psikolojik olumsuzluğu yansıttıracak bir alana taşır.
Bu psikolojik alanın evreni, müspet alana karşın daha büyük bir zıtlık alanı oluşturur. Bu alan; insan için en çok olumsuzluğun bir arada yoğun ve baskın yaşanabileceği ruh evreninin başlangıç noktası gibidir.
Aslında böylesine bir ruh evreninin içine giren bir insanın sonradan pişman olabileceği bir psikoloji ile baş başa kalacağı aslında başlangıçta belli olur. Ama bu mezkûr durumu yaşamak birçok insanın bile isteye yaptığı yanlış tercihi yüzünden olduğunun kendisi de farkındadır.
Aklıselim sahibi her insan hiç bilmediği bir işe bilerek girmez. Giren insanların birçoğu da elde etmek istediği şey neyse onu sadece ve sadece kazanmak için risk aldıklarını bilerek girer. Kaybedebileceğini hesap dahi etmek istemez birçokları.
Modern dünyada kaybetmeden kazanmak için riski en asgari düzeye indirebilecek fizibiliteler yaptırılır ve buna bağlı swot analizleri yaptırılır. Bütün bu uğraşlara rağmen İnsanların birçoğu kazanmak istediği şeye ulaşmak için imzalarını atarlar. Ne kadar bilgileri olursa olsun hatta başkalarının akıllarını kullansalar dahi içinde var olan alabora olmuş o ateşlenmiş talepkâr ruh halini durdurmaya yeterli değildir.
İnsanın ontolojik hamurunda var olan sahiplenme duygusuyla pekişmiş harlayan kıskançlık ateşini durdurabilmek oldukça zordur.
Bu ateş, söndürülemeyecek noktalara kadar sahih olmayan bir irade dışında taşınmışsa eğer bunu engellemek de oldukça güç bir iştir.
İnsanın kendisine bu deli cesareti verdiren istek/sahiplenme dürtüsü, kıskanma duygusu ile büyük risk yaşatacak kadar bir amaç haline dönüştürdü ise bu varılması çok güç olan bir durumdur.
Elde edilmek istenilen böylesine bir tutkulu istek, kıskançlık duygusu ile insanı kuşatmışsa eğer onu baştan esir almış demektir. Üstelik bu duygu, insanın kendine sahip olamayacak bir hale dönüştürmüşse bu daha zordur. O zaman bu insan, ilerleyecek zamanın içinde başta kendini sonra çevresini yakacak dev bir fesat ateşin içinde bulun/ul/ması da kaçınılmaz olacaktır.
Bu ateş; insanı içten içe yakacak olan bir ateş olduğu gibi aynı zamanda bütün kötülükleri ona dayatacak kadar olacaktır. Bu hasetlik ateşi belki de hayat geleceğini bile etkileyebilecektir.
Hasetlik ateşinin içine düşmüş insanlarda bulunan zaaf, diğer aklıselim sahibi olan insanlardan hiç şüphe yok ki daha fazladır.
Zaaflarına boyun eğmiş insanlar başlangıcında ve sonunda zihninin içinde hasetliği barındırdığı sürece o insanların sonuçta kibrin zindanına taşınması da daha kolay muhkem olacaktır.
Kibir ile yapılan tüm büyüklenmeler üzerinde bulunan talepler, insanın yaptığı/yapacağı müstağni eylem sonunda onu hayatı boyunca belki de her şeyden mahrum olarak yaşamaya mahkûm bırakabilecektir.

GÜCÜ KUTSAYAN BİR HAYRANLIK

Kendini çeşitli sebeplerle geliştirememiş ve dünya ölçeğinde geri kalmış toplumlar ve bu toplumların aydınları bütün zamanlarda gelişememenin sebeplerini kendilerinde aramazlar.
Hatalarını kendilerinde arayacaklarına ve kendi sistemlerinin içinde bir iç sorgulama ile bir öz eleştiri yapmaları gerekmesine rağmen. Maalesef kendilerinden daha ileride olan gelişmiş ülkelere hayranlık duygularını hastalık derecesinde bir ezilmişlik ya da mağlubiyet çaresizliği olarak görürler. Tıpkı ”Mağluplar galipleri taklit eder” sözünde olduğu gibi.
Osmanlının çöküşü ile birlikte dağılan koca bir imparatorluk hinterlandı yirmi iki milyon kilometre karelik bir yüz ölçümünden 28/1 mesabesine indirgenerek bırakılır.
Kendini en üst teknik donanım ve silahla geliştirmiş batının karşısında aldığı yenilgilerle küçültüle küçültüle şimdi yedi yüz seksen bin kilometre karelik bir yüzölçümü alanında bulunmaktayız. Böylelikle yeryüzünün bir toprak parçası olan Anadolu toprakları içinde her şeye rağmen en azından bağımsız olarak ayakta kalabilmişiz.
Gerileyen koca Osmanlı kendi kendinin otoriterliğini doğru dürüst sorgulayıp topluca bir siyasi oto kritiğini sonra da ekonomik bir iç muhasebesini doğru dürüst yapabilseydi bugün bu siyasi coğrafi sınırlar altında bulanmayabilirdik.
Bir başka açıdan bakıp düşünüldüğünde kendi içindeki siyasi ve idari nedenlerden dolayı kendine bir çeki düzen veremeyen koca bir Osmanlı devlet sistemi kendi kendini bitiren iç sorunlarıyla zamanında ilgilenip yapıcı ve kalıcı önlemler almadığı için ne yazık heba oldu.
Batı karşısında yetersiz ve gereksiz siyasi anlayışlarla1839 da büyük bir hayranlık özentisi içinde bir yenilik hareketi olarak Tanzimat fermanı ile ıslahat hareketleri başlatılmış. Bu nedenle sözde bir yenilik adına devlet kendi iç idari sosyal yapısından kaynaklanıp sürdürülen hatalarına daha büyük hatalara sebep olmuştur. Ne yazık ki bu hatalar ile “Lale devri” v.b debdebeli sadabad ve safahat âlemleri ile bir alâyiş içinde yaşanmıştır. İşte bu şekilde devam eden zaaflar zayıflatılma süreçlerini daha da hızlandırmış çöküş ve kopuş süreçlerini kolaylaştırmıştır.
Devlet en büyük yıkımı; sistemin çürüyen yapısının içinde yönetici olarak rol alıp yaşayan batı’ya hastalık derecesinde hayranlık duyan fakat genel bir değişim için yaşadıkları sistem adına hiçbir şey yapmayan sözde aydınlarından aldı.
“Hasta adam” dedikleri kendi sistemine muhalif, batı’ya hastalık derecesinde hayran olan Tanzimat ve Meşrutiyet aydınları bir iç darbenin içinde kundaklayıcılar olarak bir vaziyet aldıklarını da burada belirtmek gerekir.
Kendinden güçlü olan batı karşısında mücadele edip içinde yönetici olarak rol aldıkları devlet sistemini düzenleyecek bir emek içinde bulunacaklarına ne üzücü ki batı medeniyetine hastalık derecesinde bir hayranlık duyarak onları taklit ederek onlara bizzat boyun eğecek bir karakter kimlikle hizmet etmişlerdir.
Bu sözde yönetici aydınlar, kendi öz vatanlarına bir taş üstüne taş koymamaya özen göstermişlerdir. Tanzimatla başlatılan ıslahat hareketleri1. Ve 2. Meşrutiyetle sürdürüldü. Batı’ya hayran olan bir hastalıkla devletine ihanet yapan bu yönetici aydınların içten yaptıkları darbe girişimleri koca bir Osmanlıyı içten çökertip yok etmeye mal olabilmiştir.
Batı’nın göz kamaştırıcı gelişmesi karşısında Tanzimat ve Meşrutiyet aydınlarının Batı’ya duydukları hayranlıkları nerdeyse hepsini zehirleyen zaafları iflah olmayan bir hastalığı kronik hale dönüştürmüştür. Bu hayranlık zaafı önce kendilerini sonra koca bir devleti çözmeyi başarmıştır.
Bu durum, gerçekten içinde patoloji barındıran bir ”Hayranlık hastalığından” başka bir şey olabilir mi?

SONUÇ YERİNE

Hayranlık duygusunu insan, kendini sevmesiyle önce kendinden başlatır. Aklını araçsal anlamda işletmeden salt anlamda kullanmaya başladığında ise ben olma bilincini güçlendirdikçe güçlendirir.
Zekâsının elverdiği biçimde yeteneklerini geliştirir ve benliğine odakladığı öz güven bilinci önce kendisine duyduğu narsis sevgiyi ön plana çıkarır. Kendine olan sevgiyi geliştirdikçe kendine olan egoistçe bağımlılığını başkalarına karşı olan üstünlük psikolojik duvarları örerek besler.
Neticede bulunduğu sosyal çevrede kendine olan narsis sevgisi bir üstünlük işareti olarak megolamanisi ile ortaya çıkarak kendini göstermeye çalışır.
Zekâsına güvenerek hatta bağımlı kalarak kazandığı tüm kazanımlarını kendinde hayranlık duyduğu üstenci ben bilinçli yaklaşımlarla bulunduğu toplumda ya da küresel evrende kendini dünyanın merkezinde görmeye çalışır.

Bu halde olan bir insan kendine olan hayranlığı yüzünden işte burada zikrettiğimiz bir Hayranlık hastalığına” tutulur
.
Hayranlık hastalığı, dikkatice incelenip irdelenecek olunursa;
İlk önce BENLİK yani ÜSTÜNLÜK bilinciyle BÜYÜKLENMEDE başlar.
Oligarşi otoriterlerinin statü kazanmış kurumsal hegemonyalarıyla sürer.
Militarizmin otoriter diktatörlüklerinde silah gücüne güvenerek hükmeder.
Paranın gücüne güvenerek KAPİTALİZM sistemi ile başat olur.

Bir de siyasetin inisiyatifinde başat olan sistemlerin içinde bulunan
OTERİTER BENLİK, OLİGARŞİ, MİLİTARİZM VE PARAYA DAYALI
SİYASAL HEGOMON OLAN GÜÇ olma Sevdası yüzünden yaşanır bu Hayranlık hastalığı. Vesselam.

“Gerçek şu ki insan fütursuzca azar, ne zaman kendini yeterli görse:
Oysa herkes eninde sonunda Rabbine dönecektir.” 96/6–8

Yazarımızın bu yazısı; UMRAN DERGİSİ NİSAN Sayısında yayınlanmıştır. UMRAN Dergisi İzmirde Salepçioğlu iş merkezinde İNSAN YAYINLARI Kitap Evinden temin edilebilir.

 

Degerli Yazarimiz NACİ CEPE Bu tarihten itibaren bizimle beraberdir: Pazar, 06 Aralık 2009.

Yazarin Diger Yazilari

Yorumlar 

 
0 #1 TebrikMehmet Ali OĞUZ 2012-04-04 11:40
Değerli araştırmacı yazar Naci beyefendinin sosyoljik tahlilleri gerçekten ibret aınacak nitelikte. Umarım yazılarından ders alanlar çıkar.
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Site Dili / Language
İstediğiniz dile çeviriniz

language you want to turn the

Üye Girişi
Ziyaretçi Sayısı
Bugün2870
Dün2795
Tüm Zamanlar4207361
Kimler Çevrimiçi
Şu anda 68 konuk çevrimiçi
İstatistikler
Üyeler : 2193
İçerik : 1497
Web Bağlantıları : 26
Ziyaretçi Anketi
Gönül Sitesini Dünyanın neresinden İzliyorsunuz?