Kitap Okuma Anketi
Kitap Okuyor musunuz?
 
Yasal Uyarı
Bu sitede yayınlanan bütün eserlerin çoğaltılması, izinsiz olarak bestelenmesi yasaktır! Buna uymayanlar hakkında, 5846 ve 411 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, 3257 sayılı Sinema ve Muzik Eserleri Kanunu Hükümleri gereğince hukuki işlem yapılacaktır. Sitede yayınlanan şiir, yazı ve hikayelerin telif hakları sahiplerine aittir. Ancak Naci Gümüş imzalı yazı, şiir ve hikâyeler; isim anılması, kaynak gösterilmesi şartıyla alıntılanabilir.
Site İçi Arama

PostHeaderIcon KUR’ÂN’I ANLAMAK İSTEMİYORUZ

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 6
ZayıfEn iyi 
Yazarlarımız - Makaleleri

Bu kadar zor mu Kur’ânı anlamaya çalışmak? Anlamını bilmediğimiz Kur’ân hepimizin saygı duyduğu, işlenmiş süslü örtülere sarıp, evimizin en mûtena köşesine öperek astığımız bir kitaptır. Bu kitabı Arapça aslından sevap kazanmak için okumaya çalışır, okumayı öğrenmek için aylarımızı veririz.
Bu kitabın içinde ne yazıyor diye merak etmeyiz. Hele güzel sesli hâfızlardan makam ile okunduğunda kendimizden geçer, çoğu zaman etrafımızdaki insanları korkuturcasına haykırırız. Böylece Allah’ın hoşnutluğunu kazandığımızı sanırız. Oysa samimi olarak kendimize sorsak; “Huzur bulmak, Kur’an dinlerken dünyanın telâşesinden bir nebze uzaklaşabilmek, moralimizi güçlendirmek” amacıyla Kur’an dinlediğimizi itiraf edebiliriz. Peygamberimizin Kur’anı insanlara böyle mi okuduğunu düşünüyorsunuz yoksa?
Sizlerle bizzat yaşadığım bir anıyı paylaşmak istiyorum. Bir Ramazan ayının son günleriydi. Cuma namazı öncesinde vaazında hoca efendi aynen şöyle hitap ediyor: “Görüyorsunuz, teravih namazında okuduğum surelerin, her dört rekâtını ayrı makamlardan okuyorum; Nihavent, Sabah v.s.” Demek ki cemaatin kalabalık oluşu buna bağlı. Daha açıkçası toplumumuzun insanları sanki “Müzik ruhun gıdasıdır” atasözünü doğrularcasına camiye geliyor. Şimdi elinizi vicdanınıza koyup bir düşünün. Gerçekten de peygamberimiz de İnsanları karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için Rabbimiz tarafından vahyedilen Kur’an âyetlerini toplumuna böyle mi okuyordu? O güzide sahâbe böyle mi eğitildi?
Kendimizi mi kandırıyoruz, yoksa Allah’ı mı? Hiç merak edip te bu kitapta ne yazıyor diye düşünemiyoruz. Neden diye sorulsa verilecek cevapların ne kadar haklı olduğunu biliyorum. Bizleri korkutmuşlar da ondan. Hem de nasıl? İşte bir örnek: Tam İlmihal Saadeti Ebediye Kitabın yazarı Hüseyin Hilmi Işık bakın neler diyor?
“Seyyid Abdülhakim Efendi, Kuddise siruh buyurdular ki: İbadet, emirleri yapmak demektir. Kuran-ı Kerim’i, hutbeyi okumak ibadettir. Bunların manasını anlamak emir olunmadı. Bunları anlamak ibadet değildir. Kuran-ı Kerim’i anlamak için yetmiş iki yardımcı ilmi ve sekiz temel ilmi öğrenmek lazımdır. Ancak bundan sonra Kuran-ı Kerim’i anlamaya istidad hasıl olup, Cenab-ı Hak nasip ederse anlayabilir. Herkes anlamalıdır demek, dine müdahale etmek demek olur. Kuran-ı Kerim’i anlamak için istidadı çok olan on sene, orta olan elli sene çalışmak lazımdır. Bizim gibi az olanlar ise yüz sene de çalışsak anlayamayız.”
Yazıklar olsun!
Lütfen bir de Kur’âna bakalım. “Ve biz onu (apaçık kitabı) yabancılardan (Arapça bilmeyenlerden) birine indirseydik de, bunu o, onlara okusaydı, onlar, buna iman ediciler değillerdi.” (Şu’arâ 198–199)
Bu âyette; Bir yabancının Kur’ânı bilmediği bir dilde okuması gibi bir mucizeyi görmeleri hâlinde bile kâfirlerin inanmayacakları bildirilmektedir. Demek ki, İnkâr edenler tarafından Peygamberimizin Arapça bildiği ileri sürülerek Kur’ânın mu’cizü-l-beyan oluşu hafife alınmış ve bu âyette onlara cevap olmuştur.
Kur’ânın ilk olarak Araplara, iyice anlamaları için Arapça olarak indirildiğinin bildirilmesi, Kur’ânın insanlar tarafından anlaşılmasının ön plânda tutulduğunu göstermektedir. Kur’ân Arapça olmasaydı Araplar onu anlamayacaklardı. Arapça bilmeyenlerin Kur’ânı anlamadan Arapça telâffuz etmeleri ise, Rabbimizin Kur’ânı anlaşılmak üzere indirdiğini bildiren âyetlerine ters düşmektedir. (Tebyînü’l-Kur’ân)
“Şüphesiz ki, Biz onu akledersiniz diye Arapça bir Kur’ân olarak indirdik” (Yûsuf 2)
Akletmek akıllı insanların işidir. Akıllı insan düşünür, araştırır. İnanmak ta akıllı insanlara mahsustur. Bir deliden Allah’a, öldükten sonra dirilmeye inanması beklenemez. Kur’ânı anlamayı istemek te akıllı insanların işidir.
Lise öğrenimini sürdürdüğüm yıllarda, barış gönüllüsü olduklarını daha sonra öğrendiğimiz Amerikalı öğretmenimiz, İngilizceyi daha iyi öğrenmemiz kandırmasıyla verdiği adresteki yaşıtımız ile mektuplaşmamızı istemişti. O zamanki gençlik duygularıyla yazışmaya başladık. Ancak bizim bir Amerikalı gibi İngilizceyi bilmediğimiz de bir gerçek. Yazıştığımız Amerikalıdan gelen mektubu dil bilenlere tercüme ettirerek anlardık.
Şimdi bir de tüm insanları rüşde ermeleri, iyi ile kötüyü birbirinden ayırt edebilmeleri, karanlıklardan aydınlığa ulaşmaları için bizleri yoktan var eden öğütler içeren Kur’ânı bize lütfeden Rabbimizin bize yazdığı mektubu neden anlamak istemiyoruz. Neden merak etmiyoruz? Eğer bir ülke Cumhurbaşkanından bize özel bir mektup gelse o mektubu anlamadan yabancı dil ile mi okuruz, o mektubu sarar sarmalar saklar mıyız? Yoksa onun anlamını öğrenmek mi isteriz? Samimî olarak düşünelim. Kur’ân Rabbimizden biz kullarına bir mektuptur. Bu mektubu kendi iyiliğimiz için neden okuyup verilen öğütleri öğrenmek istemiyoruz? Söze gelince hepimiz bu basit dünya hayatının geçici olduğunu edebî cümleler ile ifade ediyoruz. Bu kendimizi kandırmak değil midir?
Kur’anı anlamak için fazla bir çalışma yapmamıza da gerek yok. Bir mealden yalın olarak inzal sırasına göre okumak ve düşünmek yeterlidir. Hatta en güzeli karşılaştırmalı olarak okumalıdır.
Bu kardeşiniz şimdiye kadar 7–8 tefsir okumuş, ancak aklına takılan konuları bütün araştırmalarına rağmen bulamamıştı. Soruşturduğu ilim adamlarından aldığı cevaplar ile de kalbi bir türlü mutmain olmamıştı. Ta ki Hakkı Yılmaz beyefendinin Tebyînü’l- Kur’ân isimli 11 ciltlik eserini okuyuncaya kadar.
Kur’ân daki müteşâbih kelime anlamları yerine hurafeler ile yorumlanmış şekliyle okunduğunda, aklımızla açıklayamayacağımız birçok sorunla karşılaşıyoruz. Kur’ân ın bu özelliği, mûcize oluşundandır. Sanatsal anlatımı, bir benzerinin insanlar tarafından ortaya konamaması nedeniyledir. Peki; neden Rabbimizin bu mektubu, kimler tarafından anlaşılmaz hale getirilmiş? İslâm tarihi üzerinde yapılacak kısa bir inceleme, bu sorunun cevabını verecektir. Yeter ki ön yargısız olalım.
Muhammed A.S. peygamberlikle görevlendirildiğinde, Mekke Site Devleti’nin ve Kâbe’nin yöneticileri; Ebu Cehil, Ebu Leheb, Ebu Süfyan, As bin Vail, Velid bin Muğire ve arkadaşlarıydı. Adı geçen yöneticiler Mekke’nin politik, ekonomik, kültürel ve dinsel konumuna gölge düşürecek herhangi bir değişikliğe izin vermezlerdi. Nitekim Peygamberimize karşı en büyük mücadeleyi bu saltanat sahipleri vermişlerdir. Sevgili peygamberimize, en çok bu saltanat sahiplerince saldırılmıştır.
Peygamberimizin vefatından sonra, aynı gürûh ve çocukları hırsla eski saltanatlarını kazanabilmek için çok sinsi plânlar kurmuşlardır. Mücadelelerini peygamberimizin en sadık arkadaşlarına karşı sürdürmüşlerdir. İnsanlık dışı entrikalarla iktidarı ellerine geçiren Emevî aşiretinin önderleri, samimi olarak inananların tamamına yakınının ve peygamber torunlarının katledileceği bir dönem başlatmışlardır. Bakın rehber kitabımızda bu hususta ne mesaj veriliyor?
İnkâr eden kimseler: “Bu Kur’an’ı dinlemeyin, üstün gelmeniz için onda anlamsız şeyler çıkarın [gürültüye getirin]”dediler. (Fussılet 26)
Bu ayette, Kur’an’dan etkilenen kişilerin müslüman olmalarına tahammül edemeyen müşrikler ve Kur’an’a karşı aldıkları tavırdan bahsedilmektedir. Bunlar, mesajının dinleyenler üzerindeki etkisini bildiklerinden dolayı çevrelerindekileri Kur’an’dan uzak tutma planları yapan kimselerdir. Çünkü biliyorlardı ki, Kur’ân hem lâfız, hem de mânâ bakımından mükemmel bir sözdür; öyle ki, tüm mesajları dinleyenleri rüşde götürüyor, zihinleri açıyordu. Öyleyse ne yapıp edip dinlenilmemesini sağlamalı, anlaşılmasını engellemeliydiler. Aksi halde hükümranlıklarının bitmesi kesindi. Bu nedenle, nerede Kur’an okunsa hemen seslerini yükseltmeye ve hurafeler, masallar anlatarak, ıslık çalarak, el çırparak, bağırarak çağırarak, yalan yanlış şiirler okuyarak, batıl sözler söyleyerek, gürültü, patırtı yaparak Kur’an’ın anlaşılmasını engellemeye karar verdiler.
Dikkat çeken bir diğer husus da, bu azgınların Elçi’ye değil, Kur’an’a tavır almış olmalarıdır. Onlar da biliyorlardı ki, bu din kişiye değil Allah’a aittir. (Tebyînü’l-Kur’ân)
“Ve şüphesiz o [sana vahyedilen; Kur'an], senin için de, kavmin için de gerçekten bir öğüttür/ şan şereftir SIZ ONDAN SORGULANACAKSINIZ.” (Zuhruf 44)
Önyargılarımızdan arınarak düşünelim! Başka söze gerek var mı?
Bakî olan Allah’a emanet olunuz.

Son Güncelleme (Salı, 03 Temmuz 2012 08:45)

 

Degerli Yazarimiz Mehmet Ali OĞUZ Bu tarihten itibaren bizimle beraberdir: Cumartesi, 27 Kasım 2010.

Yazarin Diger Yazilari

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Site Dili / Language
İstediğiniz dile çeviriniz

language you want to turn the

Üye Girişi
Ziyaretçi Sayısı
Bugün1195
Dün2585
Tüm Zamanlar4113940
Kimler Çevrimiçi
Şu anda 72 konuk çevrimiçi
İstatistikler
Üyeler : 2237
İçerik : 1491
Web Bağlantıları : 26
Ziyaretçi Anketi
Gönül Sitesini Dünyanın neresinden İzliyorsunuz?