KERPİÇ EV VE DUT AĞACI

 

            Toprak sedir üzerindeki şilteye diz çöktü.Pencereden evlerinin karşısındaki dut ağacına baktı.Kendi dut ağaçlarına...Büyük dut ağacı daha da büyüdü gözlerinde.Bu ağacın bahçenin dışında kalan kupkuru dallarına  bir kuş kondu.”-öt benim kuşum”diye mırıldandı.Havada kavisler çizen bir kuş daha kondu dutun dallarına.Şu sevimli kuşu tanıyordu.”-Müjdeci kuş...”Belki de babasından bir haber vardı.

            “-Yarın Arif amcanın dükkanına uğramalıyım”dedi.Ağlamaklı oldu.Annesinin tatlı sesi gözyaşlarının akmasını engelledi.

            “-Oğlum  hamurum ekşimiş.Ben  ekmeği pişirene kadar sen çık dama bir lok gezdir, saçakları tokaçla.”

            “-Oldu anne.Şimdi damdayım.Dersimi bitirdim zaten.”

            “-Haydi kara gözlüm, ciğerim benim...”

            Annesinin sağlığının iyi  olmadığını düşündü.Çoraplarını pantolonun paçaları üstüne çekti Başını havlu ile bağladı.Tam kapıdan çıkarken komşuları Fatma teyze ile yüz yüze geldiler.

            “-Paça çorbası getirdim”dedi.

            Damı loğlamak ona zevk veriyordu,ama şu tokaçlama olmasaydı..Silindir taşı darloka geçirdi.İplerini yakaladı.Onu bir aşağı, bir yukarı çekerken etrafını da seyrediyordu.Oradan okuluna baktı.Bina tam okula başladığı sene bitmişti.Daha yukarı şehir kesimine kaydırdı gözlerini.Yukarı mahallede toprak damlı, kerpiç evler yoktu.Sebebini düşünecek oldu, yorgunluktan dikkati dağıldı.Babasına kızdı bir parça.”-Niye gitti.Bur dada iş vardı” dedi kendi kendine.”-Hem sonra hiç mektup yazmıyor.Oysa ben çok güzel okur, çok ta iyi mektup yazarım.”Belki de toplu para getirirdi babası.Bir de mavi bir katlık.”-Babam bir para getirsin , alacağım kitapları biliyorum ben” dedi.

            Bir ay öncesini düşündü, canı sıkıldı.Annesi yataktan kalkamıyordu.Başka kardeşi olmadığı için, okulun eve yakınlığından faydalanarak teneffüslerde nefes nefese evdeydi.Bu şartlar altında dahi derslerini hiç ihmal etmedi.Tıpkı mücadele gücünü hiç yitirmeyen annesi gibi.

            Annesi aşağıda Fatma kadına dert yanıyordu:

            “-Boynu kırılasıca.Ölseydi bilirdim dul olduğumu.Zekat veren olurdu, hayır yapan olurdu.”

            “-Üzme canını, inşallah iyi olur.”

            “-Ne iyisi Fatma .Ben diri ölüyüm,mahvoldum.Geçenlerde Şefika’nın oğlu gelmiş Adana’dan.Görmüş Onu. İki gün çalışıyor, iki gün yi yiyor, diyor.Oğlumun hatırı olmasa...Onun canı başka. Çalışana iş mi yok burada?..Geçen yaz körpemle o tarla senin, bu tarla benim buğday başaklarını topladım.Güneş beynimi kaynata kaynata harman diplerini temizledim.Sağlığım iyi değil, yoksa kimseye minnetim yok.Aha daha içerde sekiz ölçek buğday var...”

            Sacın üzerinden aldığı bazlama ekmekleri yerde serili bohçanın üzerine atıyor,iyi pişmemiş olanlarını ocağa dayayarak ateşe tutuyor, kızarmalarını sağlıyordu.

            Başını tekrar kaldırdı:

            “-Mesele başka Fatma.Gittiğinden beri iki mektup yazdı.Beni küçelerde bırakacak belkim.Git bir iş bul.Bekçilik olur, amelelik olur.Sabah git işine, akşam gel evine.Al abdestini, kıl namazını.Yoo...O kahve senin, bu kahve benim...Sinema minema..Bağı sattı. Evdeki bakır kapları yedi.Elinden gelse evi de satardı hınzır.

            “Sıkma kendini. Aha zorun bu aylar.Olmazsa amcasına haber Sal,bulsun getirsin.”

            Gözleri dumanlanır gibi oldu.

            “-Hehey herif!İnsan bu kara gözlü oğlanı nasıl bırakır?..”

            Sıktı dişlerini, salladı başını.Ellerini havaya kaldırarak haykırdı:

                                               

“-Kafılkada çarpsın sana herif.

            Annesi çoktan uyumuştu Zülküf’ün.Kendisinin yapıp duvara astığı resme baktı.İki sıra selvinin nihayetinde göğe dağılan  müjdeci kuşlar.Sonra gözlerini gaz lambasına dikti.Yarım saat  öncesine kadar kitap satırları arasında dolaşan gözleri şimdi adeta lambanın alevlerine karışmıştı.Lambanın arkasındaki teneke aynada bir ışık parlıyordu.Başka küçük ışıklar da vardı.Başını kımıldadıkça ışıklar oynaşıyordu.Gözlediği parlak ışığa bir yol uzanıyordu.O yolda yürüdüğünü zan etti Zülküf.Gelecek güzel günlerine koşmak istedi.Annesinin defalarca anlattığı menkıbeleri hatırladı.Büyük bir adam olmak,çok şeyler bilmek ve öğrenmek istiyordu.Nedense Veysel Karani’yi çok severdi. Annesi hep ona Üveysi örnek gösterirdi.Neden öğretmenleri de böyle şeyler anlatmazdı.

            “-Ahh!.Bir babam gelse neler yapacağımı biliyorum ben.Annemin yüzünü ak çıkaracağım “dedi.

                                                            ***                                         

 

            “-Oğlum Cuma gecesiydi.Gördüğüm rüyada şu bizim Makam Dağı’na ,Zülküfül Nebi’nin türbesini ziyarete gidiyordum.Yolda nur yüzlü bir ihtiyar peydahlandı.Bak kızım, dedi bana.:”-Allah sana bir oğlan çocuğu verecek.Başka da çocuğun olmayacak.Sen Ona Zülküf adını vereceksin.”İşte ogünlerde sana hamile kalmıştım.Ve sözümde durdum.Ezanı Muhammedle Zülküf adını verdim sana .İnşallah sen hayırlı evlatsın.

            Gözleri buğulandı.

            Bakışları uyumakta olan annesine doğru uzandı.Kucağına atılıp ağlamak ihtiyacını duydu.

                                                            ***

            Sabah okula giderken annesinin ellerini bir daha istekle öptü.”-Bana dua et” dedi.

            Kadın sevgi dolu bakışlarını  oğlunun üzerinde gezdirdi.

“-Allah yardımcın olsun.Elin atasın altun tutasın.Bir dalsın, bin dal olasın...”dua bitmeden gitmişti bile.Onun arkasından bakakalan gözleri hem acılıydı, hem de bir umudun ışığını taşıyordu.

            Zülküf okul dönüşü Arif amcanın dükkanına uğradı.Babasından mektup gelmişti.

Mektubu nasıl okudu, eve nasıl vardı?Farkında bile değildi.

            “-Anne babamdan mektup var”dedi tok bir sesle.

            Annesinin suratında dalgalanmalar oldu.Boğuluyordu sanki.Bir müddet sustu.

            Sonra:

            “-Canı çıkasıca” dedi.Ama yine de yazılanları biran önce öğrenmek istiyordu.

            “-Okudun mu?”

            “-Okudum. Bize İkiyüzelli lira para bana da katlık postaya vermiş.Şimdiye kadar iki yakam bir araya gelmedi,diyor.Yeni bir işe girdiğini yazıyor.Adreste vermiş.

            Çok şeyler sıralamak istedi anne ama vazgeçti.Çocuğun sevinci boğulur gibi oldu.Düşüncelere daldı Zülküf.

            Defterinden bir sahife kopardı, kalemi eline aldı:

            “-Ne yazacağımı biliyorum ben” dedi, annesinin yüzüne bakarak.Titreyen elleriyle kalemi sıkıca tuttu.”...Babacığım yeter artık.!Dön bize.Her gün ağlıyorum.Annem hasta.Oğlun Zülküf”Bir sıcaklık dağıldı vücuduna.Kağıdı katladı:

            “-Zarfa koyup göndereceğim anne...Bir diyeceğin var mı?”

Annesi gözlerini dut ağacına çevirdi.Kupkuru dut ağacına .Baharda ağacın yeşereceğini düşündü.Gözlerinde bir umudun ışığı yanıp söner gibiydi...

                                                                        Naci GÜMÜŞ

 

(Türk Edebiyatı Dergisi:Mart-1980-Sayı:77)


ana sayfaya dön