Öykü

 

UMUDUN  RÜYASI

                             Nuri CAN

 

Her  bahar  nasırlı  ellerin  toprağa  attığı  tohumlar,  yeniden  yeşerme  sürecine  dönüşünce,  doğa  yeniden  dirilir.  Bir  serin  şebnem,  güneşin de  etkisiyle  kendini  yeniden  doğurur. Derin  uykusundan  uyanır doğa.  Umutsuzluğu  ortadan  kaldırarak  aydınlığını,  güneşe  yönelen  gülüşlerini  evrene  saçar.  Yüksek  dağlardan  süzülerek  gelen  cemre  damlaları  gibi,  mehtabın  ışınlarıyla  çocuklara  sevgiyi, sevinci, coşkuyu, muştuyu   getirir.  Çocuklar  her  sabah  yeni  bir  müjdenin  aydınlığına  açar  gözlerini. Çocuklar için her yeni gün vazgeçilmez bir muştu taşır.  muştusuz  yaşayamaz  çocuklar. Çünkü,  muştu  demek  umut  demektir,  umudun   diğer   adı da  muştudur.  Umut  en  umutsuz  gecelerde bile öten  bir  kuştur. Umut  vazgeçilmez  gıdadır,  yaşam  için  gerekli  olan  havadır  sudur belki  ama  çocuk yüreği  için elzem  olan, umuttur.  Muştudur, yarınlara  çekilen  özlemdir.  Umutsuz  kalmak  karanlıkta  kalmak  demektir, dayanılmaz  zifiri  bir  hayatı  yaşamaya  benzer.

                      Kimsesiz  bir  çocuk,  sokak  ortasında, sıcak bir somuna  uzanır  gibi, umuda,  bir yudum  sevgiye, şefkate  uzanır.  Ama  bulamaz ürkektir,  tedirgindir,  çünkü  kimbilir  kaçıncı  kez  tekmelenmiştir o körpe yüreği, bir  sevgi  yerine  kaç  kez  azarlanmayı,  ihaneti  görmüştür.  Çünkü  yılanlar,  çıyanlar  sarmıştır  dört  tarafını.    Hayat   ne  dedesinin  anlattığı  kadar  güzel,  ne de  insanlar  düşündüğü  kadar  iyiydi.                                 

         Suçlu kendisi mi? kaderi mi? tanrısı mı? onu doğuran mı? bilemez. Çocuk aklı ermez bunları yanıtlamaya.  Ama insanlara duyduğu güveni sarsılmıştır. Oysa dedesinden hep insanı, emeği, dostluğu, iyiliği, merhameti, doğruluğu, dürüstlüğü, temizliği, ahlakı ve adil olmayı öğrenmişti.  Dedesinden öğrendikleriyle yaşamın gerçekleri  biribirine  zıt düşüyordu. Ve  asıl gerçek  olan çok katı ve acımasızdı. Kapı kapı iş aramış ama kimse  yardım  etmemişti.  Dünya da  yapayalnız  kaldığını  hissediyordu. Hepsi de biribirinden beterdi insanların, kimse kimseye acımıyordu,  bölüşmüyordu  yasını, güveni  kalmamıştı  kimselere.  Sığınacağı  bir  yuva,  elini  uzatacak  bir  dost,  ona  insan  gibi  davranacak  bir  aile bulmaktan  ümidini  kesmişti. Ölmek  istiyordu  ama  geçrekte  yaşıyordu  ve  kimsesizdi. Umudun  durumuna  en  çok  öğretmeni  üzülmüştü, isyanını ve üzüntüsünü  şu  sözlerle  belirtiyordu.           

               ‘’Bir  ülke  eğer  yetimlerini hakça  ve  eşitçe   kucaklamıyorsa,  onlara  analık  babalık  edemiyorsa,  umutların  umutlarını  karartıyorsa,  efendi  olacakları  köleleştiriyorsa  yere  batsın.  Kalem  ve  hokkaya  and  içerek  salt  cebini  düşünüp  vicdanının  sesini  duymayanlara  lanet  olsun’’.         

                                      Dünyada  kimsesiz  yapayalnız  kalmış,  herşeyi  yıkılmıştı. Dedesinin  yanındaki  güven,  neşe ve  sevgi  dolu  yılları  bir  yaz  yağmuru  gibi  gelip  geçivermişti.   Yinede  zeki  bir  çocuk  olarak hayallere  sığınarak kimsesizliğine  tahammül  etmeye,  yaşamın  acı  gerçeklerine  karşı  durmaya,  dayanmaya, direnmeye  çabalıyordu.   Hayaller  yalancıdır  belki,  ama  kimsesiz  bir  çocuk  ancak  soluğunda  bir  tutam  fesleğene  eklediği  an’larla  yaşayabilir.  Çünkü  durduğu  yerde  yaşayan  tek  canlı  türüdür  fesleğen.                                               Adı  Umut’tu temiz, masum, olağanüstü  duygulu  ve  çok  güzel  bir  çocuktu.  Gözleri  pırıl   pırıl  zekice  ışıldardı.  Sevimli  tatlı  sözleri,  güzel  gözleri  vardı.   Mutluydu  çünkü  umutluydu.  Yarınlara  umutla  bakıyordu.  Her  akşam  sevgiyle  döndüğü  bir  evi,  çok  sevdiği  annesi  babası  vardı.  Sevgiyle  okşadığı  kuzuları  vardı.                                                                                                 

                            Henüz  ilkokul  ikinci  sınıfta  iken  Babasını   bir  trafik  kazasında  kaybedince annesi de  geçim  zorluğuna  dayanamayarak evlenip  gitmişti. Evlendiği  adam  Umud’u  istemeyince  Umut da İstanbul’da  bir  gecekonduda  oturan  dedesinin  yanına  gelip sığınmıştı. Umut  dedesinin  umudu,  yaşama  sevinci, dayanağı olmuştu. Dedesi de umut için her şeydi. Anne - baba dost, kardeş, arkadaş.   Hayatta  tutunacak  tek  dalıydı.

                   Dedesinin  ölümü  üzerine hayatta  yapayalnız kalmıştı.  Gülen  gözleri  hüzünle  dolmuş, tatlı  sözleri  acıya  dönmüş, yüzü  asılmış,  neşesini,  yaşama  sevincini  tümden  yitirmişti.  Hayatında  tek  sevdiği  sığındığı,  canını  istese  vereceği,  varlığıyla  teselli  bulduğu,  hayatta  tek  dayanağı, umudu  dedesi de   onu  bu  dünyada   yalnız  başına  bırakıp  gitmişti.  

                    Henüz  daha  babasının  acısını  taze  bir  yara  gibi  yüreğinde  taşırken,  arkasından  ikinci  büyük  darbe de  dedesinin  ölümüyle  gelmişti.  Hem de  yıllar  sonra.  Yıkık  gönlünün  tek  tesellisi  umudunun,  sevgisinin  tek  odağı,  gözünün  bebeği  dedesi  amansız  bir  hastalığa  yenik  düşmüştü.   Oysa  Erzincan’dan   İstanbul’a   ne  ümitlerle,  ne  hayallerle  gelmişti  ancak  hayatın  kötü  oyunu  burada da  peşini  bırakmamıştı…         

                                       Bundan  sonra  ne  yapacaktı  Umut,  kime  nazını  edecekti,  üşüdüğünde  kimin  kucağına  sığınacaktı,  dedeciğim  diye  kime  sarılacaktı. Oysa  bir  çocuk  kimsesiz ve  sevgisiz  kalmışsa,  nefessiz  kalmıştır.  Bilinki  boğulmaktatır. Ve kimsesizlik  ateşi  yüreğini  yakıp  kavururken,  kanamaktadır.  Her  yerde  bir  serinlenme  güveneceği  bir  insan  kokusu  aramaktadır,  şifa  ummaktadır;  ama  kaderin  kovaladığı  insanın  ocağı  tütmez.  Başını  sokacağı, yüreğini  ısıtacağı  bir  yeri  olmaz.  Bazen  kendini  öylesine  çaresiz  hissediyordu ki  omzuna  yaslanıp  sıcaklığını  duyacağı,  bazen de  rahatlayıncaya  kadar  sarılıp  gözyaşı  dökebileceği  bir  insan  arıyordu…          

                           Her  işe  çıkışta  ya da  okula  gidip  gelişte,  içten  içe  bağ  kurduğu  ve  dedesininde  cok  sevdiği   asırlık  çınarın  altında  nefeslenir dinlenir,  sonra  yoluna  devam  ederdi.  İçi  burkulunca  iyice  mahsunlaşır,  bir  yolunu  bulur  çınarına  koşar,  gökyüzüne  uzanan  nasır  gövdeli iri  yapraklı  çınarla  konuşur dostluğuna  sığınırdı.  Hafif  esen  rüzgarın  salladığı  yaprak  sesleri  arasından  kulağına  çıngırak  sesleri  gelirdi. Bu ses  alır  götürürdü  onu  köyünün  bahçelerine, kırlarına, sularına,  hayvanlarla  olan  dostluğuna… 

Bahar  gelmişti  her  yer  yeşillikler  içindeydi,  daha  öncede  dedesiyle  geldiği  bu  yerlere  acıyla  bakıyordu.  Uzaklarda  deniz  köpük  köpük  dalgalanıyordu.  Ağaçların  dalları  ve  yaprakları  çimenler  üzerinde  koyu  gölgeler  oluşturuyordu. Ufukları  seyrederken  dedesini  düşünüyordu,  yoksul  dedesini,  inanmak  istemiyordu  kendisini  yapayalnız  koyup  gittiğine.  Küme  küme  olup  kızıllığa  bürünen  bulutların  üzerinde  güneş  ağlıyor  gibiydi.

                        Bir  taşın  üstüne  oturup  yoldan  gelip  geçenleri  seyre   koyuldu. ‘’bütün  çocuklar  evine  dönüyordu’’  diye  düşündü,  sıcak  bir  yuvanın  özlemi  vardı  gözlerinde,  içinde  anne,  baba,  dede  kardeş  kokusu  bulunan.   Dipsiz  bir  kuyu  gibi  gitikçe  derinleşen  yalnızlık duygusu ve kimsesizlik  korkusu  o  çocuk  yüreğinde  onarılmaz  yaralar  açıyordu.

         Her  akşam  buğulu  çocuk  gözlerine  binbir  acı  dolar,  kimsesiz  gecekondusunda  yorganı  başına  çeker,  dedesinin  elbiselerine  sarılıp,  gece  boyu  korkuyla  ürpererek   gözlerindeki  yaşlarla   öylece  uykuya  dalmaya  çalışırdı.  Çoğu  geceleri  zaten  kabusla  geçiyordu. Oysa  güzel  rüyalarla  uyanmalıydı  bir  çocuk,  apaydın  sabahlara.  Bir  yağmur  altında  ıslanan  tohumların  renk  renk  filizlerinde  yaşamalydı,  dolu  dizgin  umutlar  fışkımalıydı  tomurlarından.  Koklandıkça  açıveren.  Açıverdikçe  etrafına  neşe  ve  sevgi  saçan.  Acaba  diyordu  peşinden  koştukça  kaçırdığı,  kovaladıkca  ardından  yetişemediği,  sıcak  bir  sevgiye  hasret,  tek  başına  dünyayı  omuzunda  taşımak  zorunda  kalmış  kendisi  gibi  kaç  çaresiz çocuk  vardı  dünyada. Korumasız  yalnız.         

              Dedesinin ölürken  kendisine bıraktığı paraya  dokunmak  gelmiyordu  içinden,  çünkü  onunla  dedesine  yakışan  bir  mezar  yaptırmayı  düşünüyordu.

               Her  sabah  erkenden  kalkar fırına  koşar, fırıncıdan   aldığı  simitleri  sokak  sokak  dolaşıp  satarak, sonrada  okulunun  yolunu  tutardı.  Okul  dönüşü de bazen  manavdan  aldığı  limon  ya da  portakalları  satar, bazen de  küçük  bir  aşevinin  mutfağında  bulaşık  yıkayıp  kazandığı  üç  beş  kuruşla  geçimini  sağlamaya  çalışırdı.   Bütün  hayali;  çalışıp  okuyup,  başarmak,  güçlü  bir  insan  olmak  ve annesini  o  insafsız  üvey  babasının  elinden  kurtarmaktı…  Ama  kimsesiz, küçük  yavru  bir kuş  gibiydi  umut,  konacak dal arıyordu, oysa konacağı  her  dalın  altında  bir  avcı  beklemekteydi.                

       Umut hastaydı ve  üç  gündü  ateşler  içindeydi,  yatağında  kalkamıyordu.    yatıyor  ve  kımıldayacak  gücü  kalmamıştı.dışarda  insanların  konuşmaları  ve  çocuk  sesleri  geliyordu,  ancak  kendisi  evinde  yapayalnızdı.         

     Yavaş yavaş anlamaya başlamıştı yaşadığı yüzyılın acımasızlığını ve ne zaman yalnız kalsa ağlamaya  başlardı hemen, yüreğini yakan acısıyla. Her akşam iki gözü iki çeşmeydi zaten, dokunulmayı unuttuğundan  beri.   

                           Vakit  buldukça  dedesinin  mezarına  topladığı  kır  çiçeklerini  götürüp   bırakırdı  umut.  O gün de  topladığı  çicekleri  mezarının  üstüne  bıraktıktan  sonra,  çömeldi  ellerini  açıp  dua  etmeye  başladı. Dua  ederken,  gözlerinin  önünden  dedesinin  hayali  bir  film  şeridi  gibi  akıp  gidiyordu.  Bütün  sevgisiyle,  içtenliğiyle,  şefkatiyle  capcanlıydı  dedesi. 

                                      Neredeyse  gerçekmiş  gibi  duruyordu  karşısında.  Kimseye  anlatamadığı  acısını,  yalnızlığını,  kimsesizliğini  dedesine  anlatmaya  çalışıyordu. Zaten öldüğüne bir  türlü  inanmak  istemiyordu,  her  an  çıkıp  gelecekmiş  gibi  hissediyordu.  Yaşananın  kötü  bir  şaka,  dedesinin  o  sevimli  muzipliği ile  çıkıp  gelmesini ne  kadar  dilemişti.  Yanında  ölmüş  olmasına  rağmen,  dedesinin  öldüğüne  bir  türlü  inanmıyordu.  Beklenmedik  bir  anda  çıkıp  gelmesini  bekliyordu. Fakat  şu  toprak  altında  yatıyordu   dedesi.  Gerçek  buydu, zaten  gerçek  ile  hayal  arasında  geçip  gidiyordu  günleri. 

             Umut  dedesine   çok alışmış,  kimsesizliğini  onunla  tatmıştı.  Şimdi  yavrusuz  bir  koyun,  anasız  bir  kuzu  gibi  kimsesizdi.  Umut eşilen  bir  çukura  bir  insanın  nasıl  atıldığını,  bir  tohum  yada  fide  eker  gibi  oraya  nasıl  ekilip,  üstünün  toprakla  örtüldüğünü  rüya  görür  gibi  seyretmişti.  Herkes  gibi  o da  dönmüştü.  Son  bir  defa  başını  kaldırıp  üstündeki  servilere  bakmıştı.  Orada  artık  dedeside  yapayalnız  ve  kimsesizdi.          

                                     Öğle  güneşi  selvi  ağaclarının  arasında  sızıp  dedesinin  mezarına  vuruyordu.  Rüzgar  mezarın  üstündeki  çiçekleri  sağa  sola  devirirken,  bir  uğultu  ağaçların  yapraklarından  ıslık  sesleri  çıkararak  ortalığı  çınlatıyordu.  rüzgarın  sesine,  kuşların  cıvıltıları renk  renk  kelebeklerin  uçuşları da  katılmıştı.                                                                           

             Gün sanki onun üşüdüğü için ısınmıştı ama eksik olan bir şeyler vardı hayatında. Gözlerini kapatıp  hayallere daldı. Güzel şeydi hayal!. Hayata tad veriyor, avutuyordu.. Ama, onun ardındaki acı gerçek ortaya  çıkınca daha bir başka yıkılıyordu insan. Uyumak istedi, dedesinin mezarına sarılıp.tam uykuya dalacaktıki   gökyüzünde yol alan göçmen bir  kuş  sürüsü gördü. O an kendisi de bir yavru kuş olup uçmak istedi,  yorgundu, 

 

uyku gözlerinde akıyordu. İçinde bulunduğu büyülü dünyanın, çiçeklerin, uçuşan kelebeklerin o eşsiz havasının  renkleri karşılıyordu gözlerini. Kesin emin değildi güneşin sarı olduğunada. Sadece varsayımlar üretiyordu  hayata  dair.  Bazen korkuları  hayallere  dalmasına engel  oluyordu ama  mahmurlaşan gözleri ağır bir film çekimi gibi  birden derin  uykulara  dalıverdi.  Ve  o da  rüyasında  mavi  küçük   yavru  bir  kuş  olup uçuverdi  hayallerine  doğru,  binbir  yeni  umutla. Artık  başlamıştı yolculuğa. Sevgiye, şefkate, özgürlüğe uçmak  arzusuyla… 

                            Şimdi  meydan  okumalıydı  korkulara kimsesizliğe. Teslim  olmamalıydı  umutsuzluğa.  Büyümeliydi. Yüreğinde  özenle  biriktirtiği  ve  sakladığı  hüznüyle,  kederiyle  devam  etmeliydi  hayata.  Gerekirse  dişe  diş  didinerek. Gece  tüm  yolları  örmüştü,  buna  rağmen  uçmalıydı  korkmamalıydı,  kanatlarını  çırparak  giz  dolu  ufuklara  süzülmenin  ve  uçmayı  öğrenmenin  tam  zamanıydı.  İleri  atıldı  küçük  yavru  kuş,  üzülmeye  fırsat  bulamadan  yeryüzünden  ayrılışına. 

            Ve  uçtu  hayallerine  doğru  binbir  yeni  umutla,  gözyaşları  döküldü  çiçeklerin  taçyapraklarının  üstüne,  billur  damlaları  gibi  parıldıyordu  gözyaşları.  Uçmak  güzeldi  ama  yine de  garip  üzüntüsünü  atamamıştı  üzerinden.  Geri  dönse miydi  acaba,  kendisine  küs  çiçeklere    merhaba’  dese miydi?  Ama  hayır  geride  kalanlar  geride  bırakılmalıydı,  ileriye  doğru  uçmalıydı, çektiği  bu  korkunç  acılardan  sıyrılmalıydı   bir  daha  yeryüzüne  dönmemek  pahasına da  olsa.

         Yükseldi küçük yavru kuş,  kurtuldu  derin  üzüntülerin  dipsiz  kuyusundan  ve  yol  aldı  ufuktaki  hedefine  doğru,  durmadan  dinlenmeden, bir  kuğu  sürüsüyle  beraber.  Gökyüzünde  bakınca  denizin  mavisini  görüyordu  artık aşağılarda.     Ama  kendisi  sürünün  en  gerisinde  gidiyordu’  gücü  tükendi  tükenecekti.  Ama  pes  etmiyordu,  göğün  kızıllığını  görüyordu,  bir    çekti  yavru  kuş,  boynunu  büktü,  çünkü  burda da  yalnız  kalmışlığın  acısını  his  ediyordu.  Yinede  kanat  çırpa  çırpa  yükselmeye  başlamıştı.  Gitgide  yükseliyor,  yükseliyor   yükseliyordu. Gece  oluncaya  dek  kanat  çırptı. Kanatlarını  çırpıyordu  hala,  ama  yol  alamıyordu artık.   İndirdi  kanatlarını  sonunda,  aşağıya  doğru  süzülmeye  başladı.   Karanlık  çöktüğünde  ise  gözüne  ilişen  ilk  ağacın  dalına  bıraktı  kendini.  Öyle  yorulmuştu ki,  yere  iner  inmez  uyandı.

     Ne  kadar da  mutlu  olmuştu,  rüya  olsa  bile,  bunun  hoşnutluğunu   tüm  benliğiyle  hissediyordu  ve  bu  mutluluk  hiç  bitmesin  istiyordu.  Rüyasında,  güneşe  ulaşmayı  başarmıştı. Mavi  kanatları, minicik  ayaklarıyla   güneşte  gezdiğini  gördü.  Yinede,  rüyada da olsa  mutluydu,  büyümeyi,  öğrenmeyi  başarmıştı,  gerçek  sevincin  içindeki  hisler  olduğunu  anlamıştı.

                                           Güneşe baktı Umut, bedeni sımsıcacıktı, bu  herhalde  yüreğinin  sıcaklığıydı.  Ama  nasıl  olurdu?  Gördüğü  sadece  bir  rüyaydı. Hala  uçuyordu  sanki,  inanmadı,  inanmak  istemedi  umut,  tam  düşünceleri  değişiyordu ki,  başına  konan  kelebekleri  gördü. Müthiş  acıktığını  hisseti,  kalktı acelesi  olmayan  adımlarla  hayaller kurarak evine doğru yürümeye koyuldu, hiç bir şey düşünmeyecek  kadar  yorgundu. Trafik ışıklarına  varmadan  boş bulduğu  bir  anda  koşarak  caddenin  karşı  tarafına geçmeye  çalıştı.  

                                        Tam  o  anda  yolda  hızla  geçen  bir  arabanın  acı  fren  sesi  sarstı  ortalığı.  Bir  an  gözlerini  açtı  umut.  Göğün  kararmakta  olduğunu  gördü. Boynunu  geriye  uzattı  gözlerini  yumdu  tekrar.  Hiç  bir  yanını  oynatmıyordu.  Şimdi  güneş de,  ay da, yıldızlar da  daha  solgundu.

                       Uçmaya  devam  ediyordu  küçük  yavru  kuş.  Yol  arkadaşları  gitgide  uzaklaşıyordu. Yetişemiyordu.  Kanatlarından  vurmuştu  avcılar…                               

                                  Uçamayacaktı  bir daha,  kanatları  güneşe  değmeyecekti. Ama  yine de  geçip  gidiyordu  işte, ince bir nakıştan,  kanatları mavi  bir  ışıktan.  Acının,  yalnızlığın,  kederin  uzağından.  İçindeki  uzaklığı  ve  zamanı  yenerek,  sonsuzluğa  uzanarak  hep  aynı  yerde  buluşacaktı  sevdikleriyle…

                     Şimdi  hep  yükseklerde  uçacaktı  umut,  kanatları  yorgun  ve  yaralı da  olsa. Beyaz  beyaz  bulutlara  dökerek  içini.  Uçacaktı  sonsuzluğa  doğru…

 

            Sahi  kaç  yaşındaydı  umut

            Gökyüzü  kaç  yaşında

            Toprak  kaç  yaşında

            Özlemi  kaç  yaşında

            Ya  gözlerindeki  parıltılar

            Yüreğindeki  çırpınışlar                                               

            Sahi  umut  kaç  yaşındaydı

           Yaşam  kaç  yaşındaydı

            Ölüm  kaç  yaşında

 

 

 

                                                                                 Nuri  CAN

                                                                       

                                                                 NİJMEGEN /  HOLLAND

E-mail        [     n.can@chello.nl        ]

 

 

Yazarın Diğer Öykülerini Okumak İçin || Şiirlerine Ulaşmak İçin